22 Ocak 2010 Cuma

Moğolca isimler sözlüğü



Moğolistan' da dikkat çeken şeylerden biri insan adları. Adların çoğu tarihi değil; doğada olan şeyler (ışık, çiçek vs.) ya da soyut kavramlar (bereket, şans, mutluluk...). Bu kadar eski tarihi olan bir milletin, adların tarihten almaması (Borçu, Börte, Bekter, Cebe, Cuci vs.) enteresan.

Bugüne kadar hep isim hafızamla övünmüştüm. Ama bu durum Moğolistan'a gelince, hele bir de burada çocuklarla haşır neşir olunca tersyüz oldu (çocuklara gönüllü İngilizce öğretmenliği yapıyorum, onların İngilizce öğrendiğinden çok ben Moğolca öğreniyorum, o ayrı :). Şöyle ki, isimler genelde tamlama halinde, uzun. Bir de isimler genelde aynı sözcüklerin birleşmesiyle oluşmuş, tamlamada bazen başta bazen sondalar. İsim örneklerine gelince:

Delgirmaa- bereket anne
Tsetsegmaa - çiçek anne
Bayartsetseg- bayram çiçeği
Altantsetseg- altın çiçek
Altantuya- altın parlaklık
Gerelmaa- ışık anne
Gerelbayar- ışık bayramı
Sarangerel- ayışığı
Saranzaya- ayın kaderi
Bayartsetseg- bayram çiçeği
Buyanjargal- zenginlik mutluluk
Batbold- güçlü çelik
Munkhbat- sonsuz güçlü

Bu böyle gidiyor, yıldız, ışık, ay, refah, şans, kader... Benim sınıflardan birinde yan yana oturan iki hoplak zıplak çocuk var, birinin adı Erdenebat (mücevher güçlü), diğerinin Baterdene (güçlü mücevher). Nasıl da birbirlerine benziyorlar, hangisi hangisi hala öğrenemedim. Birine bir şey demek istesem iki adı da söylüyorum, çocuklar da şaşırıyor :)).

Ad koymanın bir yolu da, doğduğun günün ardına bir sözcük eklemek. Misal, Purevbat (perşembe güçlü) ya da Nyamtsetseg (pazar çiçeği). Bazen de Tibetçe ya da Sanskritçe ekler geliyor, Byambaasuren (cumartesi güç) gibi. Ben de kendime Purevsuren adını uygun gördüm :)).

Burada ad konusu yaz yaz bitmez :). Yabancılara çok tuhaf gelen adlar da var. Yeni doğana, onu kötü ruhların dikkatinden kaçırmak için şekil şemalsiz adlar da veriyorlar, örnek çok: Demirkaşık (tumur bir şey), Nergui (adsız), Enebish (bu değil), Hunbish (insan değil)... Sanırım bizdeki çocuğun ismini taşıyamaması inancı Moğollar' da da geçerli, baştan iddialı isim koyup sonradan değiştiren de var.

Bir de soyadı mevzuu var, o apayrı dava. Burada soyadı işi daha yaygınlaşmamış, daha doğrusu bizim bildiğimiz anlamda yaygınlaşmamış. Misal, babamın adı Muhiddin, ben günlük kullanımda Muhiddin' in Efsun ya da M. Efsun olacaktım. Pasaportta ise Efsun Muhiddin yazacaktı. Eşimle soyadımız tutmayacaktı yani, o Ataş' ın Umut, A. Umut :)). Karı kocanın, hatta anneyle çocukların soyadı farklı. Nasıl karıştırmıyorlar acaba? Devlet ortak soyadı zorunluluğu getirmiş ama henüz pek ipleyen yok gibi.

  • Bugün özlenen: Memleket bu kadar uzak olmasa yahu... Hem manen, hem maddeten...
  • Bugün izlenen: Sunshine Cleaning. İki kızkardeş, birinin hayal gücü gelişkin oğlu ve çatlak babalarının hikayesi. Little Miss Sunshine ekibinden, çok benzeri. Kardeşlerden biri oğlu için çırpınır, diğeri sorumsuzun tekidir, parası iyi diye cinayet mahalli temizliği işine girerler. Oğlu olan ayakta durmaya, kokoş kadınlar arasında "ben de varım" demeye çalışırken sorumsuz olan takılmaktadır. Olaylar naifçe gelişir. Hoş bir film, hüzünlü, gereğinden ama fazla acıtmıyor; umutlu ama gereğinden fazla iyimserliğe yer bırakmıyor.

19 Ocak 2010 Salı

Ulan Bator' dan alışveriş manzaraları- 1


(Flickr- Xuweiuyan)

Ulan Bator pek alışveriş şehri sayılmaz. Memlekette vitrindi, mağazacılıktı vs. kavramlar henüz pek yok. Kaşmir alayım da alayım, deve tüyüne bulanayım denmiyorsa, bu şehir pek tüketim fırsatı vaat etmiyor. Ama kocaman bir açık hava pazarımız var, adı Naran Tuul Hudaldaanı Tuv, yani Naran Tuul Ticaret Merkezi. Halk arasında bilinen adıyla Khar Zakh, "Kara Pazar".


(ub-mongolia.mn)

Lisansını Ulus Pazarı, master' ını Beşiktaş Pazarı ve doktorasını Yeşilköy Pazarı' nda tamamlamış biri olarak pazara gitmeyi çok severim. Burada böyle bir pazar olduğunu duyunca da çok sevinmiştim. Lakin kazın ayağı farklıymış. Pazar biraz şehir dışında kalıyor. Ayrıca buradan bir yabancının girdiği şekilde, salimen çıkması zor. Öncelikle yukarıdaki fotoğraf, sadece otoparkı bile kaos hakkında bir fikir verir sanırım.


(brewster42.blogspot.com)

Pazar envai çeşit ürün sunuyor. Bomboş bir evi elektronik eşyasından gardrobuna, gardrobun için dolduracak kıyafetinden perdesine kadar doldurmak mümkün. Dünyanın bu bölgesinin en büyük açık hava pazarı olduğu söyleniyor, en büyük müdür bilmem ama büyüklerden olduğu kesin. Bardak, çanak, bisiklet, motosiklet, antika, aklınıza ne gelirse burada, şehirdeki fiyatların epey altına.


(Flickr- Penguins Perfect)


(mon-photo.com)

Kazın ayağı farklı diyordum, burası kapkaççı, hatta gaspçı kaynayan bir yer. Çanta taşımamak, cüzdanı, telefonu vs. güvenli yerlere sokuşturmak gerek. Hırsızların çantalara ustura atma gibi bir alışkanlıkları varmış. Çantayı vermekte direnen de dayak yiyebiliyormuş. Burası sadece yabancılar için değil, Moğollar için de az çok riskli bir yer ama özellikle yabancıların dikkatli olması gerekiyor. Ben ilk gittiğimde adamın biri göğsüme hafifçe vurmuştu, cüzdanımı iç cebimde mi taşıyorum anlamak için. Gerçi sadece merhaba da demiş olabilir, yabancılarla pek eğleniyorlar zaman zaman :)). Birkaçı da pantolon ceplerimi yoklamıştı.


(Flickr- Velvetwink)

Bir de fiyat mevzuu var. Yabancıya otomatikman fazla fiyat söyleniyor. Beğendiğim bir eldivene 15 bin tugrug denmişti, Moğol tercüman 15 dakika sonra aynı eldiveni kendineymiş gibi sorunca fiyat 9 bin oluvermişti. Ben de satıcı kadının şaşkın bakışları altında tercümanın arkasından çıkıp 9 bini verip sıvışmıştım :)).


(Flickr- Velvetwink)

Bu anlattıklarım buraya yeni geldiğim zamanlardan. Artık hafta içi, öğleden önce saatlerde gidiyorum, telefon ve parayı tercüman arkadaşa teslim ediyorum. Buradaki kaosa alışınca o kadar da karışık ve korkutucu gelmiyor. Bir de rengim itibarıyla Avrupalı/ Amerikalı' ya benzemediğimden, geniş yüzüm itibarıyla da Moğolmuş hissi verebildiğimden bazen kamufle olabiliyorum (büyük güneş gözlüğünü takınca tabi, yoksa gözler hiç de Asyalı değil :). Kış şartları da sağolsun yardımcı oluyor, kalpaktı, atkıydı, Moğol işi paltoydu derken kalabalığa karışabiliyorum. Hatta pazarlığı ben yapmaya başladım, Moğol satıcılar pek eğleniyor :). Her ne kadar Türk olduğumu söyleyince bazen "Hem gelişmiş ülkeden gelmişsin hem de pazarlık yapıyorsun" cevabı alsam da genelde başarıyorum, pazarda pazarlık yapmamak racona ters ne de olsa :)).


(Flickr- Velvetwink)

Bizim elçilikteki Türkler alışmışlar, hatta hanımlar pazarın tenha zamanlarında tek başlarına gidiyor. Hatta Türkler' in, kadınlı erkekli, yankesici kovalamışlıkları, yakalamışlıkları, kafasında masa saati kırmışlıkları var. Dünya Türk' ten korksun arkadaş! Bunu burada daha iyi anladım :)). Ben henüz o kadar cesur değilim, keşke tek başıma gidebilsem. Pazarda tek başına vakit geçirmek büyük keyif ama henüz o kadar olmadım. Ulan Bator' un en büyük rengi burası aslında, ama güzel renklerin yanında tatsızları da olabiliyor.

  • Bugün özlenen: Ulus Pazarı Akmerkez arkasındayken ve biz yurtta kalan gamsız öğrencilerken... Aaah ah...
  • Bugün izlenen: Go West. Bosna Savaşı sırasında biri Boşnak diğeri Sırp, gay bir çiftin hikayesi. Sırp Milan, Boşnak Kenan' ı saklayıp korumak için kadın kılığına sokup kendi köyüne götürür. Kimse durumu anlamaz, hatta şaşaalı bir köy düğünüyle evlenirler bile. Milan askere alınır, Milena adını alan Kenan köyde kalır, onu bekler. Bir yandan konusunun fantastikliği açısından Kusturicalık yapmaya, öte yandan da seyirciyi sarsmaya çalışan ama ikisini de beceremeyen bir film. Tek iyi yanı, Before the Rain' deki Rade Serbedzija' yı manevi baba rolünde izlemek.

12 Ocak 2010 Salı

Bir Doğu- Batı sentezi olarak Ulan Bator' da yılbaşı



Ocak' ın ortası oldu, ben hala yılbaşı yazıyorum olacak ama bu fotoları yeni buldum. Burada özleyeceğim birkaç şeyden biri olan yılbaşı ambiansı hakkında yazı mevzuu çıkmış, daha ne olsun :)). Zaten burada yılbaşı süsleri de daha yeni toplanıyor.

Aralık ayı başlarında meydana fotoğraftaki süs çamını koydular, güzel oldu, renk oldu. Şehir bembeyaz çünkü, ama kar beyazı değil, buz beyazı ve kayganı.



Beyaz demişken, 31 Aralık günü meydanda, beyaz Moğol işi bir Noel Baba da mevcuttu. Gelen geçen fotoğraf çektirdi, büyüklü küçüklü.



Noel Baba Moğol işi olur da kızağını çekenler ne olur sorusunun yanıtıdır, beyaz develer :)). Gerçi ülkenin kuzeyinde bol miktarda ren geyiği var ama popüler kültürde pek yer edinememişler anlaşılan :). Moğolistan Doğu -Batı sentezini, yılbaşı "konjonktüründe" (ehemm :) pek güzel yapmış. "Batı işi" coşkuyu kendi kültür öğeleriyle (baş rolde votka) sentezleyip nefis kutluyorlar.



Birkaç yerde okumuştum, Moğollar kendilerini coğrafi olarak Asyalı, kültürel olarak Avrupalı görüyorlarmış. Ülkede komünist dönemde, doğal olarak, çok ciddi bir Rus etkisiyle Doğu Alman yatırımları ve varlığı varmış; bu etkenler de operaydı, baleydi vs. kültür dünyasını etkilemiş. Ben pek bir şey anlamadım bu işten ama öyle diyorlarsa öyledir. Bir de kendilerini Orta Asya ülkesi olarak görmüyorlar, Japonya ve Güney Kore ile birlikte Kuzeydoğu Asya' yı oluşturuyorlarmış. Kuzeydi, ortaydı bilmem, "soğuk Asya" burası desem...:)).

  • Bugün özlenen: Falcı/ şamana gittim, iki güzel laf etsin de keyifleneyim diye. "Bizim dinimizden değilsin, kapsama alanım dışındasın, sana bir şey diyemem. Kenara kaçıl, cereyan yapıyorsun" dedi. Yahu, canım memleketimde yoldaki çingene falcı bile çay parasına ne kısmetler, ne kuş kanadında haberler anlatır... Kapsama alanı ne yahu? Memleketin falcısını, kurşuncusunu vs. özledim.
  • Bugün izlenen: Black Books. Londra' da bir ikinci el kitapçının anti-sosyal sahibi ve tuhaf iki arkadaşının hikayesi, İngiliz kara komedisi. Bu İngilizler mizah damarıyla mı doğuyor, genlerinde özel bir mizah kodu mu var, anlamıyorum ki :)).

7 Ocak 2010 Perşembe

Yeni keşfedilen, yeni keşfettiğim Cengiz Han


(Milli Tarih müzesinde Cengiz Han)

"bir çivi kaybolduğu için bir nal kayboldu
bir nal kaybolduğu için bir at kayboldu
bir at kaybolduğu için bir atlı kayboldu
bir atlı kaybolduğu için bir haber kayboldu
bir haber kaybolduğu için bir savaş kaybedildi
ve bir savaş kaybedildiği icin bir krallık yok oldu"


" Muhakkak sizin bir günahınız vardır. eğer olmasaydı tanrı başınıza benim gibi bir ceza yollamazdı."

Cengiz Han

Moğolistan' da yaşamanın bana kazandırdıklarından biri, az buçuk kadim bölge tarihi okumak oldu. Daha önce hakkında pek de fikrim olmayan Asya bozkırı hakkında üç beş laf edip ukalalık etmek fırsatı doğdu :)).

Buraya gelmeden önce Cengiz Han benim için, "100 Ünlü Türk" kitabında gördüğüm mühim bir şahsiyetten ibaretti, şimdi yeni keşfediyorum. Moğollar kimdir, olayları nedir, hakkında anlatılana çok çok "hı hı" dediğim şeylerdi. Gerçi şimdi de çok farklı olmayabilir, zira henüz sadece Moğollar' ın yolda beldeki davranış biçimleri üzerine konuşabilirim :)).


(Parlamento önündeki dev Cengiz Han, gece meydanı izlerken :)

Ne diyorduk, Cengiz Han buradaki en önemli milli figür. Az biraz okuyunca, öyle de olması gerektiğini anlıyor insan. Dağınık Moğol boylarını bir bayrak altında toplamak ve dünyanın en büyük imparatorluğunu kurmak kolay olmasa gerek :). Efsanevi acımasızlığı yanında büyük stratejist bir kumandanmış. Ama ilginç olan, genelde barbar bildiğimiz Cengiz Han' ın idari yapılanma, yasa koyma, ticaretin geliştirilmesi vs. yönündeki çalışmaları. Moğollar, onun genelgeçer okumalarda ancak ucundan değinilen bu özelliklerini vurgulamayı seviyorlar, sadece barbar olarak bilinmesinden rahatsızlar. Yönetici seçiminde asalet yerine liyakati esas tutan, dünyaları fethedip tekrar çadırına, obasına dönen, diğer inançlara karışmayan, hatta onları inceleyen ama yine de şamanist doğup şamanist ölen bir lider.



Şehrin 54 km dışında, Tov eyaletinde, Cengiz Han' ın altın bir kırbaç bulduğuna inanılan yerde (Tsonjin Boldog) , dev bir heykeli inşa edilmiş. 10 metrelik platform üzerine inşa edilen 30 metrelik heykelin, Moğolistan' ın simgesi olması bekleniyor. Anıtta 36 Moğol hanını simgeleyen 36 sütun var. Altındaki platform da alışveriş merkezi ve restoran olarak iş görecek.

Komünist dönemde Cengiz Han bir nevi unutturulmaya çalışılmış. Milliyetçi figürler - doğal olarak- görünmez kılınmış. Demokrasiye geçişle durum değişmiş, Cengiz Han bir nevi "yeniden keşfedilmiş". Milliyetçilik baş vermiş, memleket Han' a kesmiş.


(flickr.com - Simon J)

Şimdi Cengiz Han öyle bir kutsallıkta ki, Moğollar çocuklarına bu adı koymuyorlar, saygıdan. Cengiz Han' ın asıl adı Timuçin, çok az sayıda bu adda insan var. Şehri çevreleyen dağlardan birine yapılan Han figürü de halkını izliyor.

Ama mekan adı olarak kullanılıyor, havaalanının adı Cengiz Han. Nasıl oluyorsa bu adın marka değeri de var; Cengiz Han markalı votka ve birayla bu adda bir otel mevcut. Hatta bar ve pub bile var da -33 derecede gidip fotoğraf çekmeye üşendim :)).


(4.bp.blogspot.com)


(members.westnet.com.au)


(media-cdn.tripadvisor.com' dan, memleketin en lüks otellerinden Cengiz Han Otel)

Cengiz Han' ın mezarının yeri hala sır. Mezarı yapan herkes öldürülmüş. Arada haberler çıkıyor, Amerikalılar mezarı araştırıyor, Çinli ekip yola çıkacak gibisinden. Hatta Çinliler, mezarın Çin toprağı olan İç Moğolistan' da olduğunu iddia ediyor. Tüm bunlar Moğollar' ın, deyim yerindeyse, sigortalarını attırıyor. Moğollar' ın mezarın yerini bulmak gibi bir dertleri kalmamış gibi, en kutsalları olan Cengiz Han' ın rahatsız edilmesini istemiyorlar. Haksız da sayılmazlar.

Son olarak, Moğolistan' a yolu düşecek yurdum insanına ufak bir hatırlatma; Moğolistan' da bir Moğol' a yapılacak "Cengiz Han Türk' tü canım" iddiası, kuvvetle muhtemel temiz bir dayakla sonuçlanacaktır, aman diyeyim :). Han çok ama çok kıymetli, Türk kanı taşıyor olabilir ama vücut bütünlüğü açısından bunu burada dillendirmemekte fayda var :)).

  • Bugün özlenen: Yumuşak hava. "Beni bu güzel havalar mahvetti" havası, hani limonata gibi hava denir ya, ondan. Dışarısı şu an -40 ve altı sanırım, rüzgar gündüz kılıç kalkan ekibi gibi saldırıyordu :).
  • Bugün izlenen: What Just Happened. Robert de Niro başrolde, hiper meşgul bir Hollywood yapımcısı, oyuncunun kaprisiyle ayrı uğraş, yönetmeninkiyle ayrı uğraş, o arada çoluk çocuğunu göreme... Herkesin kaprisiyle uğraşıp ara bulmaya çalış ki filmin Cannes Film Festivali ' ne yetişsin... Pek olayı yok, yer yer eğlenceli. Holllywood' a içeriden bakış, herkes kendini oynuyor gibi. Sean Penn ve Bruce Willis gerçekten kendilerini oynuyorlar, hele Bruce Abi kısa rolünde ters köşe bir sahneye imza atıyor.



31 Aralık 2009 Perşembe

Ulan Bator' da parti zamanı



Yeni yılın gelişi, dünya üzerinde çok az yerde buradaki kadar şaşaa ile kutlanıyor olsa gerek. Sanırsınız ki 1 Ocak' ın yılın ilk günü olduğuna burada karar verilmiş, miladi takvimi dünyaya Moğollar hediye etmiş vs. Aralık ayı acaip hareketli ve renkli geçiyor.

Aralık ayı dendi mi partiler başlıyor. Bilumum kurum ve kuruluş parti veriyor, bu partilerdeki ambians da yaşanmadan anlatılmaz cinsten. Beyler smokinli, hanımlar ise abiye saç ve kıyafet olayının dibine vurmuş. İşe gider gibi giyinip gittiğim bir iki partide fena halde kontrpiyede kalmışlığım var. Masalarda bildiğiniz ve bilmediğiniz bir dolu içki var, viskisinden konyağına, şarabından votkasına, en lüks markalar... İçkinin su gibi akması deyiminin ne demek olduğunu burada anladım :)). Millet Aralık ayı boyunca yeme, içme, dans etme ve sarhoş olma halinde :)).



Şehrin ana meydanına (Sukhbaatar meydanı) 31 Aralık' tan günler önce dev bir yılbaşı çamı kuruluyor. Bütün restoran , mağaza vs. mekanlar süsleniyor, görevliler ortalıkta Noel Baba şapkasıyla geziyor. Hatta az önce TV' de sunucunun da Noel Baba şapkalı olduğunu gördüm :).

Her yerde iki şarkı çalınıyor: "We wish you a merry Christmas, we wish you merry Christmas and happy new year" ve de "Last Christmas I gave you my heart and the very next day you gave it away". Üçüncü bir şarkı yok, varsa da ancak "Jingle bells jingle bells" tir :)).



Bir de havai fişek çılgınlığı var. Bir ay boyunca her gece patır patır, her yer havai fişek. Öyle ki, gece bir buçukta bir patırtıyla yataktan fırlayabilirsiniz, burası Ulan Bator, yok öyle... Her an, her yerde havai fişek patlayabilir :)).

Geçen yılbaşı gecesi biz de meydandaydık. Meydan Paris' ten çok daha coşkuluydu. Eksi bilmemkaç derece hava nedeniyle hıncahınç değildi elbet . Ama kalabalık her şey demek değilmiş :). Gerçi biraz da tehlikeli bir ortamdı, dibimizde havai fişek patlatan mı istersiniz, yerdeki votka şişesi kırıkları üzerinden mi sekersiniz...

Tüm bu coşkunun, kökleri ülkenin siyasi tarihine uzanan (ehemm :) bir nedeni var. Efendim, ülke komünist rejimle yönetilirken her türlü dini, geleneksel bayram, kutlama yasakmış. İnsanlar bunları saklı gizli kutlarmış. İzin verilen tek kutlama yılbaşı imiş. Durum böyle olunca millet de kutlama güdüsünü yılbaşı ile giderir olmuş. Ondan sonra gelsin partiler, gitsin içkiler :)).

Son olarak, bu memlekette "yılbaşı mania"sının en güzide örneğine değinmek isterim. Trafik polisleri Noel Baba kılığındaydı. Hatta şehrin en işlek kavşağındaki Noel Baba polisin durduğu platformun etrafında, yine Noel Baba bir dizi polis, çember halinde, ellerinde trafiği yönettikleri aletle koşarak gösteri yapıyorlardı :)). Yanımda fotoğraf makinesi olmadığına çok yandım. Burası renksiz bir şehir ama bu renksizliğin içinde bile aniden çok acaip, hatta anormal renkler ve tonları çıkabiliyor.

Yılbaşının en coşkuyla kutlandığı, gri ve soğuk memleketten herkese, coşkulu, renkli ve sıcak bir yeni yıl diliyorum :)).

  • Bugün özlenen: Çok tuhaf, eski şirketimin yılbaşı yemeklerini özledim. Moğollar' ın su gibi içmesinden bahsedince çağrışım mı yaptı acep :). Alkol almakla Asyalılık arasında doğru orantı mı var ne...:))
  • Bugün izlenen: The Hangover. Bekarlığa veda partisi için Las Vegas' a giden ve başlarına gelmedik kalmayan bir damat, iki kankası ve kayınbiraderinin hikayesi. Bir gece ne kadar içilebilir, o gece yapılanlar ne kadar hatırlanmaz, olaylar nasıl karmaşıklaşıp absürdleşebilir üzerine bir komedi. Bonusu Mike Tyson :)).

21 Aralık 2009 Pazartesi

Moğol işi "araba sevdası"



Ulan Bator keşmekeş trafiği ve çılgın şoförleriyle meşhur olabilir. Lakin bu adrenalinsever şoförlerin bindiği araçlar da bu şöhretten pay almalı.

Malum, Moğolistan "outdoor" bir ülke, sağa dön step, sola dön dağ, tepe, düz git nehri aş, dön dolaş... Dolayısıyla buralarda cip nüfusu epey kalabalık. Çoğu da öyle "şehir içi takılayım" ciplerden değil hani, enine boyuna araçlar. Enteresan olan bu ciplerin lükslüğü. İstanbul' da bir Bağdat Caddesi olsun, bir Etiler olsun, oralarda olmayan model ve markalar fink atıyor burada. Hele bir de Hummer fenomeni var ki, öyle böyle değil. Bazen oturduğumuz mekandan dışarı bakıp Hummer saymaca oynuyoruz :)).



Kafa karıştıran bu kadar lüks araca kimin bindiği. Kişi başına gelirin Türkiye'ninkinin dörtte biri olduğu bir ülkede, bu lüksün keyfini kimler sürüyor acaba... Ortalama araç epey az, ya döküntü şeyler ya da lüks cipler dolaşıyor ortalıkta. Ülke ekonomisinde iyi kötü dönen bir para var ama bu dönüşün akışı hangi değirmenlere, o ayrı...



Burası da bizim apartmanın avlusu. Gündüz vakti otopark görevi gördüğünden oto galeriye dönüyor. Bizim ev en üstte, sağdan üçüncü pencere (uzun pencere hariç).



Buraya ilk geldiğimizde araçların döküntülüğü karşısında afallamıştım. Hangi araba yol ortasında dağılıverecek diye bekliyordum. Buradaki araçların yarısından - çok- fazlası, cevval Türk karayolları tarafından bağlanır (gerçi sonradan yeni trafik düzenlemesi yapıldı, döküntü araçların bir kısmı bağlanmış, artık durum sanki daha iyice). Kore, Japonya ve Hong Kong' daki bilmemkaçıncı el araçlar için Moğolistan mümbit bir pazar. Hong Kong etkisiyle direksiyon yeri karma takılıyor :). Trafik bizdeki gibi sağdan akmasına rağmen direksiyonların bazısı sağda, bazısı solda.

Yukarıdaki araç, Moğol sürücülerin en çok tercih ettiği model ve renge bir örnek. Farklı markalarda olsa da beyaz, uzun ve geniş araçları pek seviyorlar.



Araçların durumu bir yana, dış ve içlerini de kendilerince dekore ediyor Moğollar. Dışına çıkartmalar, yanar döner aksesuarlar, sis lambaları vs. konduruyorlar. İç mekanlar ayrı alem, perde takan da var, dantel örten, kilim seren de. Burada yolda elinizi kaldırdığınızda tüm araçlar (cipler ve diplomatik araçlar hariç) taksi olarak emrinize amade, taksi gerektiğinde büyük kolaylık, araçların içini oradan biliyorum :)).

Ama asıl dikkat çeken, tuhaf renkli Hyundai çokluğu. Rengarenk, oyuncak hissi veren renklerde Hyundai' ler dolanıyor. Başka yerde var mı, bilmiyorum, Hyundai bu renkte araçları niye üretip nereye satıyor, onu da bilmiyorum. Ama şehir fuşya, parlak pembe, bonibon sarısı gibi renklerde arabalarla dolu. Aşağıdaki (ve üstteki) fotoğraflarda renklerin acaipliği çok belli olmayabilir, yakın vadedeki hedefim fuşya Hyundai' yi tenhada kıstırıp belgelemek :)).






  • Bugün özlenen: Her ne kadar Adana' dan sucuk, İzmir' den tulum peynirini yeni teslim almış; markette bizim taş fırın ekmeğine benzer Alman ekmeği bulmuş olsak da memleketimin kahvaltı sofralarını ve kahvaltıdan sonra yayılıp gazete okumayı özledim (gazeteyi internetten okumak nereye kadar, gazete hışırtısı canmış :).
  • Bugün izlenen: Bienvenue Chez les Ch' tis. Bu film gösterimdeyken Fransa' da yer yerinden oynamıştı (ben Paris' teyken, ehemm :)). Fransa' nın en güneyinden en kuzeyine tayini çıkan bir posta müdürünün hikayesi. Kuzey Fransa pek makbul bir yer değil, soğuk, işsizlik, acaip bir şive vs. Neyse, müdür çok korkarak gider, eşini götürmez filan. Ama orada çok güzel insanlarla karşılaşır, dostluklar kurar. Onun hayatı güzelleşirken oradaki arkadaşlarının da hayatı iyiye gider. Süper değilse de sevimli bir komedi, insan hafifliyor. Bir de samimi bir film, samimiyeti de filmi yazan, yöneten ve filmde önemli bir rolde oynayan Dany Boon' un oralı olması. Filmi de annesine ve memleketine adamış zaten.

17 Aralık 2009 Perşembe

Ulan Bator' da her şey birdenbire oluyor



... her şey birdenbire oldu;
birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
yemiş birdenbire oldu.

(Orhan Veli)

Hava bugün -24 derece (gece kaç derece olacak, merak etmiyorum). Bir de bugünlerde kömürden kapkara. Nefes alırken soğuğun ve kömürün burnumdan girip damarlarımdan tüm vücuduma dağıldığını hissedebiliyorum. Burnum soğuktan düştü düşecek zaten, yanakları ancak kapatıyorsun, yüzler, kaşlar, kirpikler buz tutmuş. Af buyurun, eşek ölüsü ağırlığındaki Moğol işi paltom incecik yağmurlukmuş, kar botlarım babet, deve tüyü çoraplarım naylonmuş gibi. Dışarı adım attığın an hava sana "halt yeme, evinde otur, burada ısıtma sistemini döşeyen Sovyetler' in ruhuna Fatiha oku" diyor. Isınma cihetinde komünizm güzel şeymiş vesselam :)).



Neyse, geçeyim bunları. Buraya da bahar geliyor bazı bazı. Ben de bu aralar o günlerin hayaliyle yaşıyorum :)). Hem de çok acaip bir bahar geliyor. Bir gün bakıyorsun her yer gri ve tonları, ertesi gün bakıyorsun yeşile durmuş. Çok acaip. Mayıs ayında ilk yağmur damlasıyla şehir bir gecede yeşilleniyor. Öyle ay tomurcuklar açtı, filizler çıktı, yapraklar başlarını uzattı değil; pat diye yeşeriveriyor etraf. Bozkırın insanı güçlü denir ya, bitkisi de güçlü. Ölmüyor, uykuya yatıyor, dürtünce de ayağa fırlayıveriyor. Nazlanma yok :)).



Yeşili görünce şaşırıyorsun, hep bu bozlukta yaşıyormuşsun da renkleri ilk defa görüyormuşsun gibi. Renksizliğe ve hareketsizliğe alışmışsın, farkında olmadan gözün de zihnin de bezmiş. Kışın (burada yılın yarısından çok fazlasına tekabül eden bir mevsim) dallarla binalar, yollarla duvarlar aynı renk. Ama ilk yağmurda şehir kabuk değiştiriyor, yeşilin, ağacın, çiçeğin, börtü böceğin, kuşun, kelebeğin değerini daha iyi anlıyorsun. Neyse ki hava genelde güneşli, bir de güneş olmasa n'olurdu bilmem. Rabbim bir yerden aldığını bir yerden veriyor işte, müreffehler şahı İskandinavya yöresi bir damla güneşe hasretken biz burada günlük güneşlik ayazistan krallığındayız :)).



Yukarıdaki, Türk Büyükelçiliği' nin yazlık görünüşü. Aşağıdaki de kışlığı. Bir nevi öncesi/ sonrası :). Burada her şey birdenbire oluyor...




  • Bugün özlenen: Sokak kedileri. Burada sokak köpeği çok da kedi yok. "Filanca yerde dolanan bir kedi gördüm" denecek kadar az sayıdalar. Moğollar kediden klinik ölçüde hazzetmiyor, uğursuz, nankör hayvan vs. muhabbeti. Peki ama nerede bu kediler? Üçü bizim apartmanın önündeki dev çöp çukurunda, yemek artıklarını onlara veriyoruz, hatta bazen onlara kalsın diye özellikle yemek artırıyoruz. Çok yabaniler. Nerede İstanbul' un her delikten çıkıp insanoğluna tınmayan cool kedileri... Kurtuluş' un sokakları, araba altları üstleri, pencere girintileri, kapı oyuntuları, her yeri kedi kaynardı. Gerçi Kurtuluş' un evleri de sokak kedisi besleyen teyze kaynardı :)).
  • Bugün izlenen: Spanglish. Adam Sandler ile fıstık bir Latin (Paz Vega) başrolde. Efendim, kocası terk edince Paz Hanım kızını alıp Meksika' dan ABD' ye taşınır, ekmek parası. Kızını okutabilmek için, nevrotik Tea Leoni ile nevrotik karısından ve hayattan bezmiş ünlü aşçı Adam Sandler' ın evinde hizmetçiliğe başlar. Evin hanımı ve beyi, Paz ve kızına yaklaşmaya, iyilik yapmaya çalıştıkça Paz daha da takıntılanır, kızını Amerikalı değer ve yaşayıştan uzak tutmaya çalışır. İki arada bir derede kalır. O esnada evin hanımının nevrotikliği artmakta, evin beyinin gözü de hizmetçiye kaymaktadır. Hafif bir dram, süresi durağanlığına göre fazla uzun. İki saat yerine 80-90 dakikaya pek ala sığdırılabilirdi. Hadise Meksikalı kadının kızı gözünden anlatılıyor, enteresan birkaç sahne var.