23 Haziran 2009 Salı

Orada bir ger mahallesi var yakında



(flickr.com - Gnome Sydney)

Ulan Bator havasıyla, suyuyla, gezilecek görülecek yerleriyle değil de soğuğu, hava kirliliği ve çadır mahalleleriyle anılan bir şehir. Burada çadır diyen yok, onun adı ger. Rusça' sı (ve aslında Türkçe' si) "yurt" ama "ger" demekte fayda var. Moğollar terimler konusunda, daha birçok şeyde olduğu gibi, epey milliyetçiler.

Öncelikle, biz buraya gelmeden önce, State Department Store' un bir katı çadır bezine ayrılmış gibi bir şeyler duymuştuk. Yok öyle bir şey, varsa da kenarında köşesinde vardır. Burada alışveriş mekanı gezmekten (aslında yekten dışarıda gezmekten) hoşlanmadığımdan çadır bezi şehir merkezinde satılan bir şey mi bilmiyorum.


(flickr.com - Ben M 11)

Neyse, uçak Ulan Bator' a alçalırken bozkırda serpiştirilmiş gerlerden sonra ilk gördüklerimiz, havalanını şehre bağlayan yol üzerindeydi. Bu mahallelerde sadece ger olmasını beklerken ahşap evlerin çoğunlukta olduğunu görmek şaşırtıcı olmuştu.


(trekearth.com - ChrisJ )

Ahşap evlerle içiçe gerlerden oluşan bu mahalleler genelde tahta perdelerle çevrelenmiş. Bu perdelerle sadece yaşam alanını mı belirliyor, şehirle mahalle arasına sınır mı koyuyor bilemeyeceğim. Bu mahallelerle şehir hayatı arasında bir kopuş, sınır yok. Buranın sakinleri sabah gerlerinden çıkıyor, belediye otobüslerine binip işlerine gidiyor, akşam da buralara dönüyorlar.


(flickr.com - Tomchik)

Yukarıdaki fotoğraf sanırım İkh Toiruu (büyük çevreyolu) kenarından. Çevreyolu dedim de uzak sanılmasın, merkezden herhangi bir yerden çıkıp 15 dakika yürüme mesafesi.

Ger kültürü Moğollar' ı anlamak için büyük önem arz ediyor. Günlük şehir hayatında apartmanda yaşayarak, toplu taşıma kullanarak vs. içselleştirdiğimiz birçok şey, edindiğimiz davranış kalıpları, ger hayatına alışık bünyeler için pek bir anlam ifade etmiyor. Gecenin köründe gürültü yapmamak, bir yerde sıraya girmek, trafikte yol vermek, bir mekanda kapıyı tutmak (Türkiye' deki şehir hayatı için biraz iyimserim sanırım :) ve aklıma gelmeyen daha birçok toplu yaşam kalıbı, bozkırın ortasında izole yaşamlardan gelen Moğollar için yeni.

Buna karşılık gerlerin içinde kendilerine özgü bir "toplu yaşamları" var. Herkesin aynı gerde bir arada yaşamasından mütevellit mahrem kavramı pek yok. Örneğin birçok mağaza ve alışveriş merkezinde kıyafet denemek için kabin yok. Herkes, hatta kadınlar bluzdu, pantolondu uluorta deniyor. Kadın, erkek, yaşlı, çocuk, herkes rahat rahat bir arada yaşıyor.

Neyse, şehre döneyim. Çetin kışlarda hayvanlarını kaybeden köylüler şehre akın ediyor. Bu nedenle ger mahalleleri giderek büyüyor. Moğolistan nüfusunun yaklaşık yarısının başkentte yaşadığı düşünülürse, şehre akının boyutları daha iyi anlaşılır. Ulan Bator' un nüfusu 1,2 milyon, bunların da yarısı ger mahallelerinde yaşıyor. Ülkenin ikinci büyük şehri Erdenet' in nüfusu ise hepi topu 75 bin. Başkentteki şiddet olaylarına bakıldığında da suçluların en çok (yeraltında ısıtma borularının yanında yaşayanlarla birlikte) ger mahallelerinden çıktığı görülüyor.

Şehrin muazzam ısıtma sisteminin dışında kalan bu mahallelerin sakinleri, kışın ısınmak için lastik, çöp vs. yakarak şehrin kelimeler kifayetsiz hava kirliliğinde büyük pay alıyor.

Bozkırın ortasında güzellik oluşturan gerler şehre yaklaşınca varoş haline geliyor. Sanırım her şey yerinde güzel. Gerlerin kurulması ve içi de başka bir kaydın konusu olsun.

Demem o ki, Moğolistan toplu konut üstadı Türk müteahhitlerini bekliyor :)).

  • Bugün özlenen: Tişört, etek, açık ayakkabı vs. giymek, havanın gerçekten yaz havası olması
  • Bugün izlenen: Role Models. Film, 35 yaş bunalımında bir adamla laylaylom arkadaşının, yaptıkları kaza sonucunda mahkemece sosyal hizmet cezasına çarptırılmalarıyla başlıyor. Sorumsuzun önde gideni bu iki adam, problemli iki çocuğa gözetmenlik benzeri bir şey yapmak zorunda kalıyorlar. Çok eğlenceli, özellikle ağzıbozuk zenci bir ufaklık var, oskar moskar ne varsa verilmeli çocuğa, akıllara zarar :)). Bir de Two and a Half Men' de Charlie Harper' ın psikologunu canlandıran Jane Lynch var, çocuk merkezinin feleğin çemberinden geçmiş, ağır abla müdürü, kendisinin hastasıyım :).

16 Haziran 2009 Salı

Ulan Bator' un sokakları, alır gider akılları


(ana arter Barış Bulvarı)

Daha önce bir şehri "şehir" yapan nedir, hiç düşünmemiştim. Gerçi şimdi düşündüm de n'oldu, hala bilmiyorum ama olsun. Nedir, şehirde büyük büyük binalar vardır, bir dolu taşıt vardır, trafik akıp ya da akmayıp gider, gürültü, toz vardır, sinema, tiyatro vardır, var oğlu vardır. Bunların hepsi Ulan Bator' da da var ama ben buraya pek şehir diyemiyorum. Daha çok binalar yığını. Nasıl anlatsam, nereden başlasam (ah şimdi Bodrum' da olsam) şehir olmaya dair pek bir doku yok burada. Bir "rengi", dokusu yok ama kokusu var o ayrı :)). Şurası gece hayatı bölgesi, burası park bahçe bölgesi, entel dantel bölge, tarihi yarımada (ah şimdi Sultanahmet' te olsam) gibi yerler yok (abartmayayım, alışveriş mahallesi var, Beyazıt- Laleli 2009 yaz modasının Beşiktaş Pazarı ambiansıyla buluştuğu yer). Sadece yığın yığın binalar, çılgınca giden taşıtlar ve engebeli yollar var.


(3-4 adıyla bilinen alışveriş bölgesinden komünist blok örneklemesi)



Üstteki, buranın en büyük alışveriş merkezi State Department Store' a (Ulsın İkh Delguur- ülkenin büyük mağazası) çıkan yol. Yollar geniş hamdolsun, geniş ve renksiz. Gerçi şimdi bahar geldi, bozkır baharı da olsa yol yolak daha yeşil.



Bu da alışveriş merkezinden dağlara doğru bir bakış, sanatçı perspektifi :)). Dağlar çok yakın, burası dağların dibine kurulmuş bir şehir.



Şehir içinde yüksek binalar çok değil aslında, plazalar dışında. Yüksek beton yığınları az biraz çevrede (yani büyük meydandan 10-15 dakika yürüyünce :) başlıyor.



Apartman zeminleri bar, kafe, dükkan, kuaför vs. Buraya kadar normal. Ama dışarıdan bakınca hiç de orada dükkan varmış gibi görünmüyor. Kapılar, pencereler küçük, perdeler çoğu zaman kapalı, ilgiyi içeriye çeken bir şey yok. Dışarıdan bakıp bir şeye benzetemediğiniz, hatta genelde bakmadığınız yerler mağaza, güzellik merkezi, lokanta ve daha birçok şey olabilir. Yılın sekiz ayı soğuk (çok soğuk) olan bu memlekette, soğuktan korunmak için iç mekanla dış mekanın teması minimuma indirilmiş.

(büyük caddelerden olan Seul Caddesi' nden bakınca bloklar geriden selam ediyor)



Aslında komünist dönemden kalan birçok binanın (çokkatlı olmayanlar) kendine özgü güzellikleri var. Ne bileyim, bazı apartmanların üstünü geleneksel motiflerle boyamışlar. Ama bu binalar o kadar eski ve bakımsız ki solmuş desenlere dikkatli bakmak, binayı bakımlı hayal etmek gerek. Bakımdan geçse çok etkileyici olabilecek yerler var. Sonuçta burası vaktiyle dünyanın en izole ülkelerinden biriymiş. Her şey dış dünyadan bağımsız olarak, orijinal şekiller almış. İnsan eski renklere, desenlere, yapılara bakarak "vay be, o zamanlar böyleymiş, burası ne enteresan bir yer" fantezisi yapabilir. Bu şehrin eskiden daha kişilikli bir yer olduğu gibi öylesine bir fikrim var, bir ara eski Ulan Bator fotoğraflarına bakmalıyım sanırım.



Aslında kendi bildiğim şehirden bakarak burayı yargılamam doğru sayılmaz. Burası aslen ve hala çoğu göçebe olan insanların yeri. Bu insanların damarında olan şey çadır, step, gökyüzü; bina, cadde, araba değil. Koca ülkedeki (Türkiye' nin iki katı büyüklüğünde) 2,7 milyon insanın neredeyse yarısı buraya doluşmuş durumda. Çok enteresan, İstanbul' daki "aah eskiden böyle miydi, köylüler gelip şehri bozdu" söylemi burada da varmış :). Çadırda yaşayan bir toplumun kurduğu "şehir" böyle oluyor demek. Biz yüzyıllardır göçebeliğin tamamen dışına çıkamadıysak Moğollar' ın da epey vakti var demek. Aslında belki de çadır daha güzeldir, göçebelik daha yaşanasıdır onlar için.

Ekonomik koşulların ve iklimin ağırlığından insanlar şehre akın ediyor. Bu yüzden ekonomisinin can damarı hayvancılık olan bu ülkede göçebe kültürünü korumak için çalışmalar yapılıyor. Ne yalan söyleyeyim, köylerdeki çadır toplulukları, şehirdeki bina yığınlarından çok daha güzel ve kişilikli aslında.

  • Bugün özlenen: Taze meyve sebze. Konserve fasulye, bezelye vs. yerine tazesini yapıp yemek. Pazarda erik, kiraz, şeftali gibi meyvelerin olması. Gerçi arada görüyorum bunlara benzer şeyler ama tadları samandan hallice olsa gerek.
  • Bugün izlenen: Nick and Norah's Infinite Playlist. Müzik delisi, romantik ve kalbi kırık liseli Nick' le yine müzik delisi Norah' ın, bir grup tuhaf arkadaşlarıyla birlikte konsere yetişme ve sarhoş bir kıza göz kulak olma macerası. Eğlenceli, eee nasıl derler, hoş bir seyirlik :). Yalnız milletin o kuntik Michael Cera' da ne bulduğunu biri bana anlatsın bir ara, neredeyse bütün filmlerinde akıllı kızların aşık olduğu tip oluyor kendisi.

9 Haziran 2009 Salı

Pek panoramik Ulan Bator



(ub-mongolia.mn sitesinden)

Kaloriferdi, üniversiteydi, veletti derken şehri yazmayı atlamışım sanki. Bir şehir panoraması, bir 360 derece Ulan Bator eksik kalmasın mutena blog' umda :).

Bu şehir benim orta, kuzeydoğu vs. Asya ile ilk müşerref oluşum. Bozdu, bozkırdıya gözümü Ulan Bator' la açtım :). Bu arada Moğollar kendilerini "Orta Asya" değil de "Kuzeydoğu Asya" da konumlandırıyorlar, Kore ve Japonya' nın yamacına. Orta Asya dememek lazım, sinirlenmesinler mazallah ve de hafazanallah (çokça da hasbinallah, kuzeydoğu Asya ne yahu?).


(flickr.com' dan, Ajr2309 çekmiş)

Ne diyordum, şehre ilk gelişimde tam anlamıyla nakavt olmuştum. Eylül sonuydu, hava soğumuştu, şehirde yeşil namına hiçbir şey kalmamış, her yer toza bulanmıştı.
Bir zamanlar bitki olan tüm canlıların üstü kalın bir toz tabakasıyla kaplıydı, soğuktu ve yağmur çiselemiyordu :). Şehir kurak, çorak, boz sözcüklerinin sözlükteki karşılığıydı (-di' li geçmiş zaman yerine geniş zaman da kullanılabilir). Dağların ortasında bir çanak (Ankara?), Sovyet tipi devasa ve de döküntü binalar, kaldırım bazen var, çokça yok, her yerde kapatılmamış çukurlar ve açık logarlar...


(flickr.com'dan, Jimmy Enima çekmiş)

Üstteki fotoğraf güzel yahu, insana düzenli bir Sovyetik şehre bakıyormuş hissini veriyor :). Neyse, şehir hakikaten pek bir Sovyetik, devasa ve dümdüz bloklar, geniş sayılabilecek yollar, gözün gördüğü her şey gri (cart pembe ve cırt mavi vs. renkli bazı tiyatro, müze binaları dışında). Her yer tektipleştirilmiş, sanırsın ki Paris' te tektip uzanan Haussmann binaları arasındasın :)).


(bloğun tamamını kareye sığdıramadım, bir bu kadarı daha var)


(flickr.com'dan, Ravikjolly çekmiş)

SSCB sonrası durum, 1990' larda ise maalesef daha iyi değil. Yeni sistem fena saldırmış, eski binaların dibinde yeni plazalar, yeni inşaatlar türemiş.





Bu fotoğrafı keşke daha yakından çekebilseydim, "Burj el Moğol" gölgesinde çağlar öncesinden seslenen bir troleybüs ve yanında yöresinde cipler...:)).

Bu arada, Türk- Moğol ırk, etnik, mitnik akrabalığa dair bilumum çalışmaları on ikiden doğrulayan çok empirik bir veriyle geliyorum, şehir mimarisi :). Herhangi bir yurdum şehrinin mimarisiyle Ulan Bator' unki çok benzeşiyor. Arada tek fark, 70 yıllık komünist dönem. O farkı da beton faktörü hemen kapatıyor. Herhangi bir Türk resmi binası/ apartmanı ile herhangi bir Moğol resmi binası/ apartmanı arasındaki tek fark, bizimkilerin boyası biraz daha daha iyi, hepsi bu. O tekdüzelikte, zevksiz yekparelikte, kimliksiz ve zarafetin uzağından yakınından geçmeyen binalarda, amcaoğlumuz Moğollar' la ortak "beton" genlerimiz apaçık görülüyor. DNA' mız "daha beton, daha beton" diye bağırıyor, Türkiye- Moğolistan arasındaki yüzlerce yıl ve binlerce kilometreye rağmen...:)

Şehrin sokaklarına sonra gireyim. Hatta üşenmeyip evden çıkıp bir elektronik mağaza bulur da telefonuma aktarma kablo alırsam, telefonumdaki "ağaç yeşillendi, çiçek açtı, amanın bahardalı" fotoğraflarıyla bahar geldi blog' u bile yazabilirim. Ama şimdi uyuklamaya gidiyorum :)).

  • Bugün özlenen: Eş, dost, hısım, akraba arasında olmak, sohbet muhabbet, birilerine "Nice to meet you/ See you" yerine "Hişt naber, akşama sinemaya gidelim mi, hafta sonu Hisar' da kahvaltı nasıl olur, aman ya ben o filmi pek tutmadım, cumartesi napıyorsun?" filan demek
  • Bugün izlenen: Dan in Real Life. Başrollerde geyik Steve Carell' la narin nazenin Juliette Binoche var. Steve biraderimiz, üç kızıyla yaşayan münzevi bir dul adam, Juliette bacımız da onun çarpıldığı kadın ve - sonradan öğrenir ki - kardeşinin kız arkadaşı. Hoplak zıplak Steve Carell' ı böyle normal ve sakin bir rolde izlemek enteresan. İddiasız, kendi halinde bir film, fena değil. Ama film olduğu gibi, tatili cümbür cemaat, dedeyle babaannenin göl kenarındaki evinde geçiren bir aile içinde dönüyor. Ailesinden uzaktakiler için bu anlamda biraz zorlayıcı olabilir :)).

1 Haziran 2009 Pazartesi

1 Haziran Çoluk Çombalak, Tosun Toparlak Günü



1 Haziran burada resmi tatil, "Çocuk Günü" olarak kutlanıyor. Aslında "Anne ve Çocuk Günü" imiş ama 8 Mart "Kadınlar Günü" olunca 1 Haziran sadece çocuklara vakfedilmiş.

Gün resmen, katiyetle çocukların. Biz bütün gün evde miskinlenip ancak akşam dışarı çıkmamıza rağmen yollar hala çocuk kaynıyordu. Çocuğunu kapan dışarı çıkmış, her yer boy boy, renk renk çocuk... Her yer balon, her çocuğun elinde de balon, kendileri zaten balon gibi, koşturup duruyorlar :)).



Şehrin ana arteri Barış Bulvarı' nda bir yerde, metrekareye beş tane filan turuncu balonlu çocuk düşüyordu. Buralarda bir yerde eğlence mi var derken Sirk' in olduğu caddeye bir döndük ki minyatür bir lunapark kurulmuş. Şu bineni havaya fırlatan adını bilmediğim mekanizmadan mı istersin, mini bir oyun treni mi...





Bugün şehirde farklı bir hava vardı, ben bile kendimi daha iyi hissettim :)). Her yer özel giydirilmiş, hoplayan zıplayan çocuk... Bu şehirde çocukların güzelliği, karşısındakini her an dövebilirmiş gibi duran büyüklerin tavrıyla kıyas kabul etmiyor :).



Bu kızlar da elele tutuşmuş dönüyorlardı, şifon elbiseleri ve kurdeleleri ile. Ben fotoğraf makinesini çıkardım da ayarladım diyene kadar dönüşün uygun açısını kaçırdım. Olsun, en azından anneleri bana gülümsedi. Her gün çocuk günü olsun, büyükler de gülümsesin :)).

  • Bugün özlenen: Tatil günlerinde (gerçi bencileyin saksı sepetlere her gün tatil :) sinema, tiyatro vs. ye gitmek, gidebilmek, bir iki market ve üç beş restorandan başka gidilecek mekan olması
  • Bugün izlenen: Benny & Joon. Akıl hastası kız kardeşiyle beraber yaşayan oto tamircisinin hayatından bir kesit, kesmece :). İki kardeşin hayatı, çatlak Johnny Depp' in ortaya çıkmasıyla iyi yönde değişir. Sakin, iddiasız bir film. Filmden çıkan birkaç anafikir var: Johnny Depp uç rolleri çok iyi taşıyor, nehir kenarında yaşamak pek güzel ve kadınlarda kaş alımı hayati önem arz ediyor (filmde bkz.Julianne Moore).

27 Mayıs 2009 Çarşamba

Moğol işi iletişim ve çocuk tombullaştırma sanatı


(İnsan kıymetini uzakta olunca anlıyor, yok burada sandoz mandoz, made in ora bura bir şeyler var :)

15 Mayıs'ta kaloriferlerin kapanması bünyemde büyük sarsıntı yarattı. Her nasılsa on gündür gribim. Moğolistan hakkında olumsuz bir laf ettim de Cengiz Han'ın emrindeki grip virüsleri tarafından saldırıya mı uğradım acaba :)).

Bahar geldi geçiyor, hava 30 derece, ben daha fotoğraf çekemedim derken dün tekrar kış geldi. Kar ve dolu yağdı. Benim de günler sonra ilk defa dışarı çıkmak zorunda kalışım karlı güne denk geldi. Lensimi kaybettim, gözlük gözlük nereye kadar deyip tabelasında "optik" yazan dükkanları gezindim (burada dükkanlara dışarıdan bakıp ne sattıklarını anlamak zor, hatta dükkan olduklarını anlamak da ayrı iş). Bu arada Tarzanca iletişimde seviye atladığımı fark ettim. Şöyle ki:

Ben: Merhaba, kontak lens var mı?
Satıcı: Var, ne renk?
Ben: Renk yok, renk yok. Eksi altı, yedi (sayıları biliyorum)
Satıcı: Yok (gerisi komple Tarzanca)
Ben: Nerede bulurum? (dışarıyı gösterip, hayali bir yarı daire çizip "ne ayak" hareketi yaptım)
Satıcı: Nomin (buraların en büyük mağazası)
Ben: Kaçıncı kat ? (ellerimi devamlı birbirinin üstüne koyarak yükselttim)
Satıcı: Giriş katı (elini dümdüz ileriye uzattı), gözlüklerin orada (gözlüğümü gösterdi)

Neyse, bir de az ilerideki dükkana bakayım dedim. "Altı, yedi, lens, yarın, bir, Kore" kadar Moğolca ile ertesi gün, saat 1'de Kore malı lenslerime kavuşabileceğimi anladım (burada kalite algısı Kore). Satıcı kadın hesap makinesine tutarı yazıp gösterdikten sonra uzun uzun bir şeyler anlatmaya başladı, kaporadan bahsediyor olsa gerek dedim. "Birazdan gelip ödeyeceğim" demek için parmaklarımla yürüme ve geri dönme işareti yaptım, anladı. O sırada yanındaki küçük kız gülmekten kırılıyordu :)).



(flickr.com'dan, Atuff çekmiş)



(trekearth.com'dan, Francine Aubry çekmiş)

Küçük kız dedim de, madem evden pek çıkamıyorum, eldeki malzemeden yiyeyim bari. Moğolistan' da en güzel şey çocuklar. "Para para" diye yapışıp tehditler savuranları bile yıkayıp paklasanız ne kadar güzel oldukları ortaya çıkar.



(adını hatırlamadığım bir blog'dan, favorim :)

Bebekler ayrı güzel. İstisnasız hepsi tombul, yanakları içine erik doldurulmuş gibi ve ayazdan kıpkırmızı. Astronot gibi giydirilip, sarıp sarmalanıp, uçan balon şeklinde geziyor ufacık tefecikler :). Aslında pek de ufak değiller hani, çoğu tosun toparlak, yukarıda ve aşağıda görüldüğü üzere :)).


(sanıyorum flickr.com'dan, Futureshocked çekmiş)


(flickr.com'dan , Ladyscotsoccer15 çekmiş)


Bu arada, Moğollar'da bizdeki nazara karşılık gelen kötü ruh inancı var. Kötü ruhların dikkatini çekmesin diye bebeğine çirkin isimler koyanlar varmış. Hamile kadınlar genelde bebeklerinin cinsiyetini bilseler de etrafa söylemiyorlar (bir de hamileler birbirine dokunmazmış, yoksa bebek değiş tokuşu olacağına inanırlarmış). Bu kötü ruh mevzuundan dolayı bebek fotoğrafı çekmek de zor iş. Yolda belde birkaç kere izin isteyecek oldum, annelerin bir "No" deyişi vardı ki bir daha tövbe... :). Bu yüzden bu fotoğrafları çekenlerin ellerine sağlık diyorum.



Bu sonuncuyu ben çektim, Milli Tarih Müzesi'nde, kendi gibi iki bücürle kovalamaca oynayan Moğol işi Avni :)).

Moğol çocuklar istisnasız çok sevimli ama büyüyünce ürkütücü yetişkinler oluyorlar. Gerçi dünyanın her yerinde çocuklar güzel, yetişkinler pek makbul değil ama buradaki değişim çok daha büyük. Özellikle erkekler ürkütücü bir hal, tavır içindeler. Ancak Moğollar yaşlanınca yine güzelleşiyorlar, yüzlerinde güneşin ve kuru havanın açtığı derin çizgilerle karizmatik ama daha güleryüzlü görünüyorlar. Yaşlılar ve ziyarete gittiğimiz yetimhanedeki çocuklar da başka kayıtların konusu olsun.

  • Bugün özlenen: Eczacınız, en yakın sağlık danışmanınız :).
  • Bugün izlenen: Layer Cake. İngiliz işi suç filmi dedik ama fena olmamakla birlikte bu kategorideki diğer filmler kadar sağlam çıkmadı. Son James Bond Daniel Craig başrolde, bazen cin fikirli, bazen şaşkoloz takılmış. Bu kimdi, şu neydi, niyeydi derken biraz kafa karıştırıyor. Ama izlemeye değer. Müzikler leziz.

19 Mayıs 2009 Salı

Moğolistan' da ısınma ve evsel mevsim


,
(Ulan Bator'da bir santral- spraguephoto.com'dan alıntı)

Geçen haftadan beri buraya bahar geldi, ağaçlar yeşerdi, Putin geldi gitti, yazacak şeyler birikti. Ama bunlardan daha önemlisi, 15 Eylül' de başlayan merkezi ısıtma 15 Mayıs' ta sona erdi. Çok acaip, tüm şehir tek merkezden ısınıyor. Sistemi Ruslar mı kurmuş, kim kurmuş bilemem ama iyi iş çıkarmakla birlikte vur deyince öldürmüş :)). Eksi bilmemkaç soğukta bile kapalı mekanlar çok sıcak, misal dışarıda -30'dan gelip eve girince, kapıdan girer girmez soyunup dökünmeye başlanıyor. Bu kadar ısı farkına maruz kalmak ne kadar sağlıklı bilemem ama kışı evde Hawai kıvamında bitirdik. Battaniye, eşofmanlar vs. dolap bekledi, dışarı çıkacağımız zaman kazağı, paltoyu vs. kapıdan çıkarken giydik (baştan giyilirse sıcakta nefes almak mümkün değil), yıkanan çamaşırlar birkaç saatte kurudu, banyodan sonra hiç saç kurutmadık, aralıksız yanan kaloriferler yüzünden iç ve dış organlarımız da kurudu, bazen pencere açık yattık.

Tüm bu sefahat 15 Mayıs'ta bitti. Ben de tüm kışı burnum akmadan devirip, kalorifer kapanır kapanmaz yatağa düştüm. Gerçi dışarıda hava güzel ama metabolizmam iyi alışmış ev yapımı Hawai ambiansına :)).


(Hava kirliliği- richwainwrightphotography.com' dan alıntı)


(Ulan Bator'u çevreleyen ısıtma boruları- aquaballoon.net'ten alıntı)

Şehir kömürle ısınıyor. Kömür Moğolistan' ın en zengin kaynaklarından biri, burası vaktiyle Sovyetler' in kömür depolarındanmış. Hatta bazı şehir ve kasabaları, yamacında kömür madeni var diye Sovyetler inşa etmiş. Kömür, sert kışı atlatmak için büyük sıcaklık verirken çok daha büyük bir hava kirliliği yaratıyor. Kışın, özellikle akşamları, resmen is solunuyor.


(Hava kirliliği- flickr.com'dan alıntı-Amstravels)

Hava kirliliğinde önemli bir faktör de, ısıtma sisteminin uzanmadığı, ger (çadır) mahallesi diye tabir edilen varoşlarda, semt sakinlerinin ısınmak için lastik, çer, çöp vs. yakması imiş. Mart ayında havaların az biraz ısınınca, merkezi ısıtmanın çalışmasına rağmen, gerlerde yaşayanların daha az yakacak kullanmasıyla hava kirliliği nispeten azalıyor.




Moğolistan' a dair en çok özleyeceğim şey sanırım ısınma problemsizliği (nazar değmesin), banyodan sonra saç kurutmamak ve çamaşırların hemen kuruması. 15 Eylül-15 Mayıs arası kapalı mekanda ısınmak için en ufak bir şey yapmanıza gerek yok, içeri giriyorsunuz ve paltoydu, atkıydı, bereydi, eldivendi soyunup dökünmeye başlıyorsunuz. Kışın en yorucu olan da bu, giyinmek ayrı uzun, soyunmak ayrı :)). Önemli olan paltoyu sağlam tutmak deniyor, içinde bir gömlek bir hırka yetiyor :).

  • Bugün özlenen: Kalsiyum Sandoz. Eczacıya gidip "Kalsiyum Sandoz bega - var mı?" desem acaba anlar mı? Anlar herhalde, Moğollar' la Tarzanca süper anlaşıyorum :).
  • Bugün izlenen: Angus, Thongs and Perfect Snogging. Kendini çirkin bulan ve erkek arkadaşı yok diye dertlenen 14 yaşındaki bir kızı anlatan, İngiliz işi, sevimli bir ergen dişi komedisi. Kafa yormadan, battaniye altına kıvrılıp izlemelik. İnsanda, filmin geçtiği Eastbourne'a gitmek ve Angus benzeri bir kedi edinmek arzusu yaratıyor. En komiği de esas kızın küçük kardeşinin kediyi soktuğu kılıklar :)).


11 Mayıs 2009 Pazartesi

Moğolistan' ın büyük okulu




Efendim, karşınızda Moğolistan Milli Üniversitesi. "Mongol Ulsın İkh Surguul" olan orijinal adı Türkçe' ye "Moğolistan' ın büyük okulu" diye çevrilebilir. Mantık olarak Moğolca enteresan bir dil aslında, üniversite "büyük okul", bira "sarı kımız", ben de "oturan boğa- pardon inek" :).

Moğolistan' ın en eski üniversitesi, toplam 12 fakülte ve enstitüsü var. Moğolistan' daki yüksek eğitimlilerin üçte biri buradan mezunmuş.



Burayla tanışmam, Sefir Bey' in uluslararası ilişkiler bölümü öğrencilerine yaptığı "Türk Dış Politikası" konuşmasıyla oldu. Moğol öğrenciler epey ilgiliydiler, özellikle AB ile ilişkiler hakkında sorular sordular. Türkiye-AB ilişkilerinin seyri upuzak Asya' da bile duyulmuş demek :)).

Konuşma esnasında NATO, AB, DTÖ vs. terimleri duyunca ben daldım, başka alemlere yelken açtım. Kuş kadar aklım olsa dinlerim, bilgi tazelerim değil mi, yoook, ben o sırada kendi üniversite yıllarımı, o sıralarda oturduğum zamanları hatırlayıp içimden "nasıl geçti habersiz, o güzelim yıllarım" şarkısını terennüm etmeye başlamıştım :). O değil de, vaktiyle okulda hoca ders anlatırken de kopup gideceğime, defter kenarına çiçek böcek çiziktireceğime adam gibi dinleseydim şimdiye bir şey olurdum belki...



Burası da üniversite yurdu. Ne diyeyim, bizim 2.Yurt' tan bile sevimli görünüyor (gerçi 2.Yurt da fena değildi son gördüğümde). Sağında solunda piyasa yapan öğrencileri görünce bir tuhaf oldum, baktım gidişatım iyi değil, hızla ortamdan uzaklaştım :))



Bunlar da cabbar cevval yeni mezunlar. Toplu fotoğraf çektirirken pek mesuttular. Ben de aradan sebeplendim, çekiverdim, iyi oldu. Ne diyeyim, daha da mutlu olsunlar, sınavdı ödevdi derdinin kalmaması güzel elbet ama yine de kendime "ne vardı da dört yılda mezun oldun!" diyorum :). Birkaç gün önce Rus Sefareti' nin büyük bahçesinin yanından geçerken fıskiye sesi duydum, yeşeren çimleri gördüm, kısacık bir an yine algım sarsıldı, kendimi Güney Meydan' da çimlere yayılmış gazete okurken buldum. Sonra korna çaldı, toz kalktı, dünyaya döndüm :)).

  • Bugün özlenen: Park, bahçe, çayır, çimen...
  • Bugün izlenen: El Bano del Papa. Bizim Selamsız Bandosu' nun Uruguay versiyonu, çok enteliz canım :). Papa gelecek de ortam turist kaynayacak diye elde avuçta ne varsa kendince turistik yatırım yapan fakir kaçakçı kasabasının hikayesi. Film medyaya iyi giydirmiş, hatta en iyi yaptığı şey bu. Biraz uzun sürse de fena değil. Aman ya, izlemeyeceğim böyle dokunaklıydı, naifti filmler, ver coşkuyu makinist yahu :))