28 Mayıs 2010 Cuma

Ulan Bator' dan alışveriş manzaraları- 2



Boşluk fena bir şey. İnsan kendini manasız birtakım aktiviteler içinde bulabiliyor. Benim de burada önüm, arkam, sağım, solum boşluk olduğundan kendime manasızlıklardan manasızlık beğendim ve bu aralar saçma bir alışverişe yöneldim. Saçma diyorum zira aldıklarım kek kalıbı, plastik saksı, tuhaf boyutlu uyduruk tabaklar gibi şeyler :). Ben de bunun üstüne bari bir alışveriş kaydı daha yazayım dedim.

Yukarıdaki, buranın en civcivli alışveriş mekanlarından Bumbugur. Alt katında yiyecek, üst katlarında kılık kıyafet ve tabak çanak satılıyor. Üstü kapalı bir Kara Pazar ya da Mahmutpaşa gibi düşünülebilir.





İçi de yukarıda görüldüğü gibi. Dükkan yerine kapısı olmayan, ne denir bilemedim, girintiler var. Sağlı sollu, üst üste mal yığını. Kapı yok, kapatacakları zaman kenarları demir, kalın bir hasır perde kullanıyorlar. Gerçi Moğol esnaf da serin, yerinde olmayacaksa "dükkanının" girişine, bir sandalye üstüne mesela, enlemesine, uzun bir sopa koyuyor. "Gereksiz varlık" müşteri anlıyor ki dükkan sahibi çay içmeye, buuz yemeye ya da laklak etmeye gitmiş. Müşteriye gereksiz varlık diyorum zira burada hakikaten öyle. Satıcının sizinle ilgilenmesi mucize kabilinden bir şey. Genelde toplanıp iskambil oynarlar, erkekse uyuyor (göbeğini açıp uyumak pek revaçta :), kadınsa makyaj yapıyor ya da kaş alıyordur. Tevellütü eski sisteme yeten, kafa kağıdı eski bir satıcıysa da kitap, gazete okuyor ya da bulmaca çözüyordur (komünizmin olumlu etkileri başlığı altında incelenesi bir durum :)).



Burada da bu şehrin alışveriş caddesini görmektesiniz. "Üç dört" diye tabir edilen, ana caddesinde sağlı sollu alışveriş mekanları sıralanan üçüncü ve dördüncü mahalleler. Çok ilginç, mahalle/semt/bölge, her neyse, adları burada da Paris' teki gibi, oh la la :)). Birinci mahalle, ikinci mahalle diye gidiyor.



Alışveriş mekanı dediysem yine Bumbugur benzeri yerler anlaşılsın. Lüks "shopping mall" ları yazmaya, pehlivan tefrikasının o kısmına henüz başlamadım :). Dışarıdan ne olduğu anlaşılmayan iki katlı binalara giriyorsunuz, eski püskü görünen yerlerde yürüyen merdivene rastlayıp dumurlardan dumur beğeniyorsunuz, çokça Çin, epey Kore, belki Japon, arada sırada da "made in Turkey" ürün yığını arasında kendinize yol açmaya çalışıyorsunuz. Ürün çok, kalite az; arayacak sabır ve bulacak göz gerek.

Esnafın bereket için yaptığı birkaç ritüeli atlamamak gerek. Satıcılar müşterinin ödediği parayı raflardaki ürünlerin üzerine sürüyor. Bizdeki parayı yüze sürme benzeri herhalde :). Bir de tütsü yakıp dumanını ürünler arasında gezdiriyorlar, bu yüzden alışveriş mekanlarına girince, koku itibarıyla Budist manastırına girmiş gibi olabiliyorsunuz :)).



Bu kayda sırlar kapısı kılıklı bir dükkan girişiyle son vereyim :). İçini görmedim ama bu dükkanı dışarıdan çok fantastik buluyorum. Burada büyük markaların mağazaları pek yok (Louis Vuitton, Burberrys vs. var ama ben gitmediğimden sayılmaz :). Mağazalarda genelde üç-beş parça bu marka, iki-üç parça şu markadan satılıyor. Çoğunun adı yok bile. Bu yüzden giriş kapısından daha büyük bir Zara tabelasını çok girişimci, inovatif (oh yeah!) ve takdire şayan buluyorum :)).

  • Bugün özlenen: Memlekete gitmekten bahsederken Meksikalı bir kadın bana "Ülkende en çok neyi özledin?" diye sordu. "Her şeyi" dedim :).
  • Bugün izlenen: Criminal Minds' a sardırdım. Seri katiller peşindeki FBI ajanı arkadaşların hikayesini izleye izleye, halihazırda asosyal olmuşken, level atlayıp memlekete psikopat olarak döneceğim sanırım :)).

12 Mayıs 2010 Çarşamba

Moğol bozkırında renkli ovoo' lar


(wunderground.com)

Moğolistan, şaman etkili bir Budizm yaşayan bir memleket. Buraya yeni geldiğimde ağaca, köprüye, elektrik direğine bağlanan mavi örtüleri (khadag) görünce "Aaa bizim dilek ağaçları gibi" demiştim ama dahası da varmış.

Şehir merkezinden azıcık uzaklaşır uzaklaşmaz yolun sağında solunda sizi ovoo' lar selamlıyor. İrili, ufaklı, şamanist taş tepecikleri... Daha çok tepelerin üstünde olsa da yol kenarlarında da ovoo' lara rastlanıyor.


(blueskymongolia.info)

Ovoo' lar dağlara, gökyüzüne tapınma yeri. Etraflarında ateş yakılıp, dans ediliyor, üzerlerine su, süt, votka serpiliyor ya da dibine tatlı bırakılıyor. Bir de güvenli seyahat sağladıklarına inanılıyor. Şehirler arası yollarda, yolun sağı solu ovoo dolu. Güvenli seyahat için ovoo çevresinde saat yönünde üç kez dönülüyor, üzerine küçük taşlar atılıyor. Bunları yapmaya vakti olmayanlar ise ovoo yanından geçerken birkaç defa kornaya basıyor.

Komünist dönemde ovoo seremonileri yasakmış ama insanlar ritüellerine gizli saklı devam etmişler. Ovoo' lar hala Moğolistan bozkırını güzelleştirmeye, renklendirmeye devam ediyor.

Bu kaydı ovoo etrafında geçen bir kliple bitireyim. Buraların en sağlam folk- rock grubu Altan Urag' dan geliyor "Hiliin Chanadad".




  • Bugün özlenen: Cıncık gibi hava, yumuşak, bildiğin bahar havası... Kışın eksi bilmemkaç, her yer buz (soğuktan kar bile yağamıyor), baharı beklersin kumrular gibi, gafilce... Mayıs gelince de ya kum fırtınası ya da soğuk, yağmur vs.
  • Bugün izlenen: The Painted Veil. 1920' lerde geçen filmde hoppa Naomi Watts, düz adam diye nitelendirilebilecek doktor Edward Norton' la mantık evliliği yapar. Kocasından hazzetmeyen Naomi, yerleştikleri Şangay' da zampara bir İngiliz diplomatla fingirder. Kocası öğrenir, pek tepki vermez. Ama hemen akabinde Çin' in koleranın kol gezdiği uzak bir köşesinde çalışmaya talip olur, karısını da zahmetli bir yolculukta beraberinde götürür. Olaylar yavaş yavaş gelişir, hoppa kız hanyayı konyayı öğrenmeye başlar. Fena değil, en güzel tarafı, muazzam doğa görüntüleri var. İnsanın Çin' in ücra yerlerine gidesi, göldü, ormandı, dağdı göresi geliyor.

28 Nisan 2010 Çarşamba

Bir bahar akşamı rastladım size Mr.Putin


(Moğol ve Rus bayraklarıyla örülmüş meydan dört baştan :)

Efendim, geçen yıl Mayıs başlarında Vladimir Putin beş saatliğine şehrimizi şereflendirmişti. Bencileyin tembel, o mukaddes günün fotoğraflarını ancak aktarabildiğimden, kendisini anmak ziyaretin- yaklaşık- birinci yıldönümüne denk geldi.

Çok güzel bir gündü, öyle böyle değil. Şöyle ki, apartmanın kapısından çıkar çıkmaz bir tuhaf olmuştum. Etrafta çıt yoktu, değil stereo yayın yapan korna (ve balata) sesleri, insan sesi bile yoktu. Bir an sağır oldum ya da kalan üç gram aklımı da yitirdim sanmıştım, öyle bir sessizlik. Sonra avluda ilerleyip yoldan hiç araba geçmediğini fark edince dank etmişti, o gün Putin' indi.



Yukarıda şehrin ana arteri Barış Bulvarı, normalde neredeyse 7/24 tıkalıdır. Bilumum çeşit (havalı, havasız, asap bozan, sinir zıplatan...) korna sesinin haddi hesabı yoktur. Ama o gün bomboştu işte, heyt, rahat rahat, ezilme tehlikesi atlatmadan, yüzüme bir dikiz aynası darbesi yeme riski yaşamadan karşıya geçmiştim.





Sadece Barış Bulvarı değil, bulvara çıkan, Parlamento' nun yanında yöresinden geçen her yol trafiğe kapatılmıştı. Hepimiz yol kenarına dizilmiş makam arabalarının geçmesini, hatta bir ihtimal Putin' i görmeyi bekliyorduk.



En büyük kalabalık, Parlamento' nun yamacındaki Kültür Sarayı' nın önündeydi. Yol kenarlarına yığıldık, bir nevi "bekleme yaptık" :)).



Parlamento' nun her tarafına, 2-3 metre aralıklarla polisler konuşlanmıştı, bir yerden sonra Parlamento çevresinde yaya trafiğine bile izin vermediler. Sıra sıra polisler, dikile dikile sıkılmışlar mıdır acaba?



Amma uzattım yahu, hasıl- ı kelam, bir dolu simsiyah minibüs ve makam arabası geçti gitti. Millet siyah camlara el salladı, ben daha iyi görmek için kalabalığın arasında zıpladım, heyhat, siyah camlardan başka bir şey görmek nasip kısmet olmadı.

Araçlar geçti, Parlamento' ya girdiler. Bir dolu mevki makam sahibi, siyah giyen adam artık ne müzakere ettiyse etti. Görüşmeler bitip de Putin geri havaalanına ulaşana kadar şehirde hayat durdurulmuştu.

Putin halihazırda önemli bir şahsiyet, önemi bu coğrafyada katlanarak büyüyor haliyle. Beş saatliğine uğradı, "şehre bir film geldi" sanki. Gerçi benim şikayetim yoktu, ne de güzel olmuştu :)). Bunu saymayız, daha sık gelsin, yatıya kalsın, karpuz keselim, kuzu çevirelim ve o arada kafamızı dinleyelim. Ara sıra da olsa trafik olmasın, kornalar (hele de havalı olanlar) çalmasın, hava zaten kirli, bir de gürültü kirliliği olmasın... Eskaza hava da ısındıysa yolda belde rahat yürümenin, sağda solda bitiveren ağaca, çiçeğe bakmanın tadını çıkaralım.

  • Bugün özlenen: Bulaşık makinesi, buradaki yabancı kadınların en büyük özlemi. Bulaşık makinesi pek kullanılmıyor burada, lüks evlerde bile genelde bulunmuyor. Niye acaba? Pek dışarıda yemediğimiz ve dolayısıyla devamlı bulaşık çıkardığımız için kendimi bulaşık makinesi gibi hissetmeye başladım, anti-otomatik, tam- manuel makine :)).
  • Bugün izlenen: Vicky Cristina Barcelona. Bu filmi izlemeyen bir ben kalmıştım herhalde, o yüzden konusundan bahsetmeye lüzum yok. Neymiş, kuş uçmaz, kervan geçmez, hala soğuk, hala gri memleketlerdeyken Akdenizli, hatta yekten denizli, manzaralı, ağaçlı, çiçekli, esintili, yaz akşamlı, uçuşan bir film izlemek ruh sağlığına iyi gelmiyormuş :)).

16 Nisan 2010 Cuma

Ulan Bator' un ihtiyarları bir bir hatırlamakta geçen sonbaharları...


(trekearth.com- Suhan. Canım insan Göksun, fotoğraftaki adam az çok dedemize benzemiyor mu allasen?)

Ulan Bator hakkında genelde "aman da şöyle renksiz, böyle tozlu" diye yakınıyorum. Zannedilmesin ki burada güzel bir şey yok. Var, çocuklar :)). Tombiş Moğol çocukları hakkında daha önce yazmıştım. Çocuklara ne bakmaya doymak mümkün ne de onları mıncırmaya... :)). Ama tek güzel şey çocuklar değil, yaşlılar da ayrı güzel. Anafikir, çocuklar güzel, yaşlılar güzel, ara yaştakiler için no comment :)).


(trekearth.com- Larson)

Efendim, öncelikle yaşlılar çok güzel giyiniyorlar. Çoğu geleneksel kıyafet del giydiğinden, parlak kumaşlar sayesinde rengarenk bir görüntü yaratıyorlar. Ben de burada renk delisi oldum çıktım :). Del' lerin desenleri, renkleri farklı. Bazı kadınlar del' le birlikte başlarına renkli eşarplar bağlıyor, bazı adamlar fötr şapka, bazısı kovboy şapkası takıyor. Şehrin yeknesak renklerinin ve şehir sakinlerinin (dünyanın birçok yerinde olduğu gibi) bir örnek kıyafetlerinin arasında kendi estetiklerini yaratıyorlar.


(flickr.com- Mielamundi)

(trekearth.com- Rinie Hoff)

Sonra sonra, yaşlıların yüzleri Moğolistan' ı anlatıyor. Yılın 300 küsür gününün güneşli geçtiğini, bozkır güneşinin yakıp kavurduğunu söylüyor. İklim hem çok soğuk hem çok kurak, bu sebeptendir ki yüz çizgileri derinden gider diyor. Ama bozkır insanıyım, azla yetinmeyi, doğayla mücadele etsem de nihayetinde ona baş eğmeyi ve koşullarına uymayı bilirim, yüzümdeki yumuşak ifade ondandır diye ekliyor.


(travelblog.org- Gesine Cheung)

İşte Moğol yaşlıların en güzel yanları da bu, daha yumuşak, daha gülümseyerek bakıyorlar. "İtiraz etme bana, dalarım sana" diye bakan, yolda belde sağı solu ite kaka yürüyen, "bu yabancı da ne ola ki" tavrındaki asabi görünümlü genç ve orta yaşlılardan sonra Moğol yaşlılara yol sormak, selamlarını almak ya da sadece yüzlerine bakmak bile insana iyi geliyor. Açıkçası, bu şehirde kendimi dünyanın çok değişik bir yerinde yaşadığımı hissettiren en önemli (belki de tek) şey yaşlılar ve yüzleri. Komünist mimariyle şekillenmiş bir şehrin üstüne kapitalizm saldırmış, Sovyetik blokların dibinde kuntin plazalar türemiş, eski sinemalar banka olmuş... Bu şehrin en değişmemiş, el değmemiş öğesi olarak yaşlılar kalmış.



Bu kaydı, cesaret edip fotoğrafını çekme izni sorduğum amcayla bitireyim. Moğol- Türk Dostluk Parkı' nın açılışını en merakla izleyen kişiydi :)). Millet açılışı izlerken ben de onu izliyordum. Epey bir etrafından dolandıktan sonra fotoğraf makinemi göstermiştim, gülerek onaylamıştı.Fotoğraf çekilmekle genelde bir problemleri yok gibi, ben de niye o kadar çekindiysem...

  • Bugün özlenen: Beni Türk kuaförlerine emanet ediniz... Burada kuaförlük zanaatının seviyesi pek parlak değil, bir de dil problemi olunca memleketteki "canım sıkıldı aman fön çektireyim, ay kırık aldırayım" gibi şeyler özlenir oluyor tabi :). Kurtuluş kuaför kaynıyordu yahu, kıymetini bilememişim. Şimdiki aklım olsa habire fön çektirir, sık sık da saç modeli değiştirirdim. Pırasa kafaya döndüm burada :).
  • Bugün izlenen: Public Enemies. Epeydir büyük prodüksiyon izlememiştik. Dönem filmi yapıyorum diyenlerin izlemesi gereken bir film. Ama biraz fazla karanlık kalmış, ışık yok mu yahu? Bir de kim kimdir, kim kimin adamıdır, kafa karıştırıyor. Johnny Depp 1930' ların meşhuuur banka soyguncusu Dillinger rolünde ama rolü iyi yazılmamış sanki, bir soyguncunun hayatından bir kesit olarak kalmış. Film daha kısa, daha derli toplu olsa, karanlıkta koşturanlardan o kimdi, bu kimdi diye kafa patlatmak yerine daha iyi yazılmış karakterleri izlesek ve ben bu entel cümlelere bir son versem...:))

5 Nisan 2010 Pazartesi

Moğolca' ya giriş 101



Moğolca dünyada 5,7 milyon kişi tarafından konuşulan bir dil. Moğolistan, Çin' in özerk bir bölgesi olan İç Moğolistan ve az biraz Rusya' da konuşulmakta. Afganistan' da da Cengiz Han' ın fetihlerinden sonra orada kalan Moğol kökenli etnik gruplar var ama dilleri ne kadar Moğolca, ne kadar değil bilemeyeceğim.

Moğolistan, Adriyatik' ten Çin Seddi' ne Türkçe konuşarak giderken durup sözlük molası verilecek bir ülke. Türkçe ve Moğolca aynı dil ailesinden gelse de, yapıları, söz dizimleri çok benzer olsa da sözcükler farklı. Burada sadece Türkçe konuşarak dert anlatmak ya da Moğolca söyleneni anlamak pek mümkün değil. Gerçi burada satıcılarla pek dil problemi yaşamıyorum, hepimizin pratik bozkır insanı olması sayesinde el kol hareketleri, mimikler ve ses tonuyla, onlar Moğolca ben Türkçe anlaşıyoruz. Herkes herkesi nefis anlıyor :)). Hu huu, Fransızlar, bakın burada insanlar yabancıları anlıyor!

Anlaşmak filan tamam da bir de Kiril Alfabesi gerçeği var. Yukarıdaki resimde "Enkhtaivni Urgun Çuluu" yazıyor. Kendisi Ulan Bator' un ana arteri ve de evimizin bulunduğu bulvar olmakta, Barış Bulvarı. Bu yaşımızdan sonra okuyamaz olduk, cahil cühela kaldık bozkır ayazında :)).


(static.panoramio.com)

Moğolca da sağolsun Türkçe gibi, yazıldığı gibi okunur dense de burada da yutulan harfler, değişen okunuşlar var. Örneğin, cennet vatanımda kimsenin uzun uzun "geleceğim, gideceğim" demediği gibi Moğolca' da da ikinci hecedeki "a" harfi yutulup "ı" oluyor. Yukarıda Merkez Postane, Moğolca "Tuv Şuudan" yazılıp "Tuv Şuudın" okunuyor. Bizim ev postanenin karşısında olduğundan ilk öğrendiğimiz yer idi kendisi. Bu "a" harfi meselesini de "Tuv şuudan dediğimizde taksiciler bize niye gülüyor acaba?" diye diye çözmüştük :).

Türkçe- Moğolca çok ortak sözcük var ama bunlar pek de günlük kullanımlık sayılmaz. Arslan, ulus, altın, yara, çiçek... Çarşıda pazarda işe yaramaz ki bunlar...

Moğolca sözcük demişken, birkaç örnek:

Tiim: evet
Ugui: hayır
Dza: tamam (joker bir sözcük, her yere giriyor, her yere uyuyor)
Sain bain uu: Sen ben oo diye okunuyor, merhaba/ iyi misin?
Bayarlalaa: Bayırtla okunuyor, teşekkürler
Zuger: Bir şey değil
Bayırte: Bay bay, teşekkürle çok karıştırılıyor :)
Mitku: anlamı "bilmiyorum" (çok karşılaştığım bir sözcük :)
Bain uu/ bega: var
Bahko: yok (en çok karşılaştığım sözcük :)

Surguul: okul
İkh surguul: büyük okul, yani üniversite :)
Delguur: Mağaza, dükkan
İkh delguur: Büyük mağaza, yani alışveriş merkezi :)
Şar: Sarı
Ayrag: Kımız
Şar ayrag: Sarı kımız, yani bira :)

Böyle hoşlukları olan, naif bir dil :). Anladığım kadarıyla şahıs eki, fiil çekimi gibi problemleri de yok, ben turist, sen turist, biz turist ya da ben yürüyor, sen yürüyor... diye gidiyor. Fransızlar görse de ders alsa :)).


(caccp.freedomsherald.org)

Efendim bu da eski Moğol yazısı. Cengiz Han' ın emriyle, Uygur alfabesi bir Uygur katip tarafından Moğolca' ya adapte edilmiş. Bugün İç Moğolistan bu alfabeyi, Moğolistan ise 1946' dan beri Kiril' i kullanıyor. Eski alfabe daha estetik ama Kiril buna nazaran daha anlaşılır, buna da şükür :).

Moğolca' nın tınısına gelirsem, ilk duyduğumda Rusça' ya çok benzetmiştim, toyluk günlerim işte :). Oysa çok farklı, "fıstıkçı Şahap"ların, "çifthasekipaşa"ların patladığı, gırtlaktan gelen kh' lerin fink attığı bir dil.

Enteresan olan, Moğolca' da birçok yabancı dildeki ses bulunmaktaymış. Bu da Moğollar' ın yabancı dil telaffuzundaki başarılarını açıklıyor. Hadi Türkçe' yi geçtim, aynı dil ailesi filan derken anlaşılabilir. Telefonda karşınızdakinin yabancı olduğunu fark etmeyeceğiniz kadar iyi Türkçe konuşan Moğollar var. Ama Almanca, Fransızca, İngilizce vs. telaffuzunda da epey iyiler. Rusça zaten belli bir yaş üstünün ana dili gibi. Dile yetenekliler mirim :).


(wikipedia.org)

Fotoğraftaki Byambyn Rinchen. Moğolistan' ın en büyük dilbilimcisi. 1905-1977 yılları arasında yaşamış. Bu kadar dil de dil dediktan sonra onu da anmak gerek. Merkez Kütüphane' nin önünde güzel bir heykeli var. Rusça, Çekçe, Fransızca, İngilizce, Almanca ve Esperanto' yu çok iyi bilen Rinchen, Gorki, Maupassant gibi isimlerle birlikte bir başka büyüğü, Nazım Hikmet' i Moğolca' ya çeviren kişi. Hiç Moğolca Nazım şiiri duymamıştım, ilk fırsatta bunun peşine düşmek lazım.

Son olarak, Moğolca konuşulurken kulağa yumuşak gelen bir dil sayılmaz. Sert sessizlerin, kalın seslilerin ve kh' ların çok kullanıldığı, Moğol kardeşlerimizin sert bozkır kişiliği sonucu sert sert konuşulan bir dil. Ama şarkı söylenirken çok başka bir hale geliyor. Yumuşak, doğaya karşı uzun uzun söylenen, akıp giden bir dil oluveriyor. Çok acaip... Buyrun, sizi alemin kralı, Moğolistan' ın Tarkan'ı Javhlan' ın bir klibiyle başbaşa bırakayım.




  • Bugün özlenen:Renkli, civcivli bir caddede yürümek, sağa sola bakmak, için açılması, insanda "dışarı çıkmak" dürtüsünün hasıl olması
  • Bugün izlenen: Die Höhle des Gelben Hundes. Türkçe' ye Sarı Köpeğin Yuvası diye çevrilmiş. Almanya' da yaşayan Moğol yönetmen Byambasuren Davaa' nın filmi. Göçebe bir Moğol ailesinin kızı, yavru bir köpek bulur ve onu eve getirir. Babası köpeğin koyunlara zarar vermesinden korkar, yollanmasını ister. Ama kız çaktırmadan köpeği saklamak için kırk takla atar. Küçük kız sürü güder, daha da küçük kardeşleri oynar, koşuşturur, anneleri bir dakika boş durmadan hem çalışıp hem de hepsini inanılmaz bir sevgi ve sabırla idare eder, baba kurdun öldürdüğü koyunların postlarını satmak için şehre gider. Sohbetlerden çocukların eğitimine dair kaygı, şehre göç, yaklaşan seçimler gibi konuları da öğreniriz ufaktan. Göç zamanı gelir, ger toplanır, küçük kervan yola düşer. Filmdeki aile gerçek bir göçebe ailesi, oyuncu yok, her şey çok doğal. Aksiyon yok ama sıkılmak da yok, çok güzel bir film.

24 Mart 2010 Çarşamba

Sana geçende bir tepeden baktım aziz Erdenet...



Moğolistan uçsuz bucaksız bir ülke. Outdoor sever arkadaşlara nefis fırsatlar sunuyor. Ama "konforumdan taviz vermem, hijyen hayat düsturumdur" diyenlerin işi zor. Bizim gibi konforda, hijyende ılımlı ama miskinlikte sınır tanımayan bünyeler ise ancak önlerine her şeyi ayarlanmış, sefa içinde yuvarlanan geziler sunulursa harekete geçiyor :)).

Ocak ayında Moğolistan Dışişleri ve Ticaret Bakanlığı, ülkedeki yabancı misyonlar için Erdenet' e bir gezi düzenledi. Allah razı olsun, sayelerinde Trans- Sibirya trenine kısa bir merhaba demiş ve Erdenet'i görmüş olduk.


Erdenet Wikipedia' ya göre Moğolistan' ın ikinci büyük şehri, ben üçüncü diye öğrendim ya neyse. Orhon bölgesinin başkenti. Nüfusu 100 bin vardır yoktur. Dünyanın en büyük açık bakır madenlerinden biri burada (açık maden ne demek, hiçbir fikrim yok). Şehir bakır madeni şerefine 1975' te kurulmuş. Bu nedenle aslında maden şehrin değil de, şehir madenin denebilir.

Şehrin neredeyse simgesi yukarıdaki Moğol- Rus dostluk anıtı. Girişte anıtı gördükten sonra Moğol rehberimiz "Sizin ülkelerinizde bu küçüklükte bir yer ancak kasabadır herhalde" deyip gülmüştü. Valla bir yerde nüfusa değil olanaklara bakmak lazımmış, komünizm nüfus ve şehir hayatı üzerine iyi nüfuz etmiş burada.


(members.virtualtourist.com)



Şehre girdikten sonra Sovyet yapımı bir yerde olduğunuzu iyice anlıyorsunuz. Burası Sovyetler için epey önemli bir yermiş, madenin yeri haritalarda özellikle yanlış gösterilirmiş. Maden işletmesinin önemli oranda hissesi hala Rusya' nın. Bu blokların duvarlarından Lenin ve Marx selam ediyor size :).


(orkhon.num.edu.mn)


(www.banjig.net)

Şehirde karşılıklı büyük birer spor ve kültür sarayı var. Erdenet' in spor sarayı pek meşhur. Bu iki bina arasında bir meydan, meydan çevresinde az sayıda bina ve sokaklar var, gerisi ger mahallesi. Ama nedir, aman da şehir küçük, nüfusu azıcık dememişler, dev gibi spor ve kültür binalarını dikivermişler...


(panoramio.com)

Şehirde her yerde Erdenet Bakır' ın logosu CE var. Her yeri, her şeyi maden işletmesi yaptırmış. Dedim ya, şehir madene ait. Sovyetler zamanında her yer Rus' muş, şimdi bin kişi kadar kalmış. Yabancı sayısı azalsa da etkisi hala çok bariz. Sadece nüfusun azlığından olduğunu sanmam, şehirde daha düzenli, oturaklı bir hava var. Erdenet, Moğolistan' ın eğitim ve sosyal seviyesi en yüksek şehriymiş (Ulan Bator' u bilemem). Devlet Başkanı Elbegdorj liseyi burada okumuş. Moğolistan' dan Avrupa' ya en çok öğrenci buradan gidiyormuş.

Bakır madeni deyip duruyorum ama Erdenet halısıyla da meşhur. Moğolistan' ın en büyük halı fabrikası burada. Biz fabrikayı göremedik ama Ulan Bator' da Erdenet halıları sıra sıra...

Şehir yazın yukarıdaki gibi oluyor herhalde, biz gördüğümüzde aşağıdaki gibiydi.


(flickr.com- Harunire)



Gezinin amacına gelirsem, buyrun yukarıda bakır madeni. Haftada bir kere yapılan büyük patlamayı da gördük hamdolsun.



Yukarıda da fabrika içinde bilgi verilen ecnebiler. Gezerken bir tuhaf oldum, Allah sizi inandırsın, çelik sektörüne bulaşmış biri olarak gezip tozduğum haddehaneler burnumda tüttü, bir çelik sac rulosu göresim, yükleme paletleri arasında sekesim geldi... Yaşasın üretim sektörü!



Unutmadan, Trans- Sibirya demişken, çok çok ufak bir kısmını gitmiş olduk. Ulan Bator- Erdenet arası yaklaşık 400 km. Trenle 11 saat sürüyor. Gece gittiğimizden hiçbir şey göremedik. Olsun, yine de güzeldi. Sağda solda kömür çuvalları görmek, restoran bölümüne ulaşmak için eksi x derecede vagon bağlantılarından geçmek, en önemlisi uçakta, otobüstekinin aksine, sıkış tepiş olmadan uyuyarak yolculuk yapmak güzeldi. Fantastik manto ve kalpaklı Moğol görevlilerle fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmedik. İstanbul' da gezdirdiğim, yoldaki polisle bile fotoğraf çektiren Koreliler' den kaptım herhalde :).

Ne güzel tren, süper spor salonu derken benim gidişatım fena, otuz yaşımdan sonra Lenin' in ruhunu çağırmaya mı başlayacağım nedir...:))

  • Bugün özlenen: Toprağa basıp vücuttaki elektriği atmak. Kat kat giyiniyoruz, ayaklarda kapkalın botlar, ondan sonra dokundun çıt, tokalaştın çat, sarıldın çatır, öpüştün çutur... Tepeden tırnağa elektrik yüklüyüz, ne basacak toprak (her yer hala buz) ne de yalınayak kalacak hava var.
  • Bugün izlenen: Hotel Babylon. Londra' da beş yıldızlı bir otelde geçen İngiliz işi komedi dizisi mi desem, ne desem... Otelde dönen dolaplar, müşteri ilişkileri, büyüklü küçüklü sırlar... Rabbim İngiliz yapımcı, yönetmen, senarist, müzisyen, bilumum sanat sepet kişisini korusun, God save the Queen, ne diyeyim :)

14 Mart 2010 Pazar

Pro-aging, bol toksin Moğol mutfağı


(flickr.com- Ravikjolly)

Nerede okuduğumu hatırlamıyorum, bir seyahat yazısında "Ulan Bator, pek de damak zevki için seyahat edilecek bir güzergah sayılmaz" yazıyordu. Bu şehirde dünya mutfakları iyi kötü var, bolca Kore, az sayılmayacak İtalyan, Hint derken durum fena değil. Ama halis muhlis Moğol mutfağına gelince durum biraz değişiyor, restoran dolu ama Moğol yemekleri hakkında zevkler ve renkler bahanesine sığınmakta fayda var.

Buraya geldik geleli memleketteki eş dost "Aaa biz de geçende Moğol restoranına gittik, pek güzeldi" diyor. Doğrudur, yediğiniz şey güzeldir, biz de burada yiyoruz Mongolian BBQ' da. Ama gafletten uyanalım ki o yenen şey Moğol yemeği değil. Amerikan sermayesinin Mc Donalds' tan daha lezzetli ve renkli bir girişimi, hepsi bu. O salatalarla karıştırılıp sacda kızartılan minik minik etleri yurdum Moğol' una göstersen, en iyi ihtimalle omuz silker. Zira burası Moğolistan, kendi deyimleriyle "eti insanın, otu ise hayvanın yediği" bir memleket.

Otantik Moğol yemeklerine geçeyim artık. Yukarıdaki fotoda en meşhur Moğol yemekleri, buuz ve huşuur arz-ı endam etmekte. Sağdaki mantı irisi buuz, soldaki çiğ börek kisvesindeki ise huşuur. Arkada da olmazsa olmaz lahana ve havuç salatası, içinde illa ki kuru soğan da vardır. Burada yetişen üç-beş bitkiden bir tek patates ve bazı bazı domates dışarıda kalmış :)). Bu hamur işlerinin böyle "aman da mantı benzeri, oy ne güzel börek gibi" durduklarına aldanmamak lazım. İçlerinde en yağlısından et parçaları, hamurlarında şişe şişe yağ var, aman diyim :)).


(Flickr.com- Ravikjolly)

Hamur kısmını kısa kesip Moğol mutfağının en hayati kısmı olan ete gelmekte fayda var. Et burada Adana' daki marul gibi, nane, maydanoz gibi bir şey. Memleketimin canım semt pazarlarında yığın yığın satılıp, salkım saçak alınan (ama burada hasret kaldığımız) zerzevatla format aynı. Burada limon ve marul etten daha pahalı resmen, maydanozdu naneydi desen zaten yok, oy oy...

Et bu kadar mebzul olunca (burada adam başı kabaca on hayvan düşüyor) hijyendi, standarttı gibi kavramlar da uzak oluyor. Buyrun yukarıda à la Moğol bir et taşımacılığı örneği :). Bu sadece ufak bir örnek, yolda kova kova götürüleni de var. Bir arkadaş pazarda paslı el arabasıyla taşınan etleri görünce yarı vejetaryen bir hayata merhaba dedi :). Biz güney cephesi olarak kısmen direniyoruz, iyi restoranlarda et yemeyi ve tek bir kasaptan (Alman girişimi :) et almayı tercih ediyoruz.





Bu görüntüler de Mercury adlı kapalı pazardan. Marketlerde bulamadığımız yiyecekler için gittiğimiz, burada yaşayan yabancıların fink attığı mekanın et bölümünden. Yığın yığın etler sıra sıra ayrılmış, koyundu, danaydı, domuzdu diye... Satıcıların çoğu, enteresan şekilde kadın. Fonda koyun bacakları, domuz kafaları varken ortam bir yandan makyajını tazeleyen bir yandan da satırla et doğrayan kadın satıcı dolu. Hepsi fönlü, makyajlı... Komünist sistemin kadınları ayrı bir dünya mirim...


(wikipedia.org)

Şimdi gelelim Moğol mutfağının bazı nadide örneklerine. Yukarıda görülen bir marmotun (bir tür çöl faresi denebilir) "boodog" usülünce pişirilmiş hali. Hayvanı kesip içine kızgın taşlar konuyor, geri dikiliyor, hayvan hem içten hem dıştan pişirilerek servis ediliyor. Keçi, domuz gibi başka hayvanlarla da yapılan bu yöntem, genelde özel davetler için kullanılıyor.


(wikipedia.org)

Bu da khorkhog. Mantık aynı, sadece sebze eklenmiş. Önce taşlar kızgın hale getiriliyor, taşlar iyice kızınca doğranmış et ve patatesle soğan tencereye diziliyor, ateşin üstüne konuyor, pişiyor pişiyor khorkhog oluyor.


(wikipedia.org)
Buna da Moğol işi et haşlama denebilir.

Moğolistan' da hayvanın çok az kısmı atılıyor, etinden sütünden tam anlamıyla faydalanılıyor. Hayvanın kanını da atmadıklarını, çorbaya karıştırdıklarını duydum ama ayrıntısını bilemem.

Sözün özü, Moğolistan pek "oh la la, sağlıklı mutfak, detoks tabak" memleketi değil. Hatta şehirde tereyağlı içildiğini görüp şaşakaldığımız çay, kırsalda yağlı ve etli çay halini alabiliyor. Beslenme çokça et ve kısmen hamur işi üstüne kurulu. İlginç olan, bu kadar hayvansal gıdaya rağmen kolesterol problemi korkulacak ölçüde değilmiş. Ancak kalp sorunları ciddi orandaymış. Moğollar da artık eti azaltıp sebzeyi çoğaltma trendine girmişler. Mehmet Öz ve Osman Müftüoğlu buraya da nüfuz etmiş anlaşılan :)).

Moğolistan' da yemek işleri aşağı yukarı böyle. Ama Türkiye' nin kebap başkentinden gelen biri olarak et ağırlıklı Moğol mutfağı bana pek de hitap etmiyor. Fark ettim ki avcarlanmayan, baharata bulanmayan, mümkünse kızarıp da cızır cızır yağı damlamayan et bana pek bir şey ifade etmiyor... Adanalı' yı altın mutfağa sokmuşlar, "ah Kazancılar!" demiş hesabı...

  • Bugün özlenen: Nem. Havada gram nem yok. Nemi ölçen aletlerin göstergeci sıfıra yakın duruyor. Kaloriferler de yanıyor mu cayır cayır... Kuruduk kaldık genç yaşımızda, işin yoksa habire oranı buranı kremle, burnunu temizle dur... Yol yol kuruyan kolumuza bacağımıza krem dayanmıyor valla...
  • Bugün izlenen: Elegy. Yine Ben Kingsley dedik, iyi halt ettik. Amcanın kredi kartı borcu mu birikti nedir, ne oynamış bu filmlerde... Kadın güzelliğine fazlaca zaafı olan, yaşlı başlı sanat sepet profesörü rolünde Ben Kingsley, fena aşka düştüğü çıtır öğrencisi ise kariyerinde en güzel göründüğü filmde oynayan Penelope Cruz. Film Penelope Cruz' un orasına burasına güzelleme olmaktan öteye gidemiyor.