17 Aralık 2009 Perşembe

Ulan Bator' da her şey birdenbire oluyor



... her şey birdenbire oldu;
birdenbire tütmeye başladı duman topraktan;
filiz birdenbire oldu, tomurcuk birdenbire.
yemiş birdenbire oldu.

(Orhan Veli)

Hava bugün -24 derece (gece kaç derece olacak, merak etmiyorum). Bir de bugünlerde kömürden kapkara. Nefes alırken soğuğun ve kömürün burnumdan girip damarlarımdan tüm vücuduma dağıldığını hissedebiliyorum. Burnum soğuktan düştü düşecek zaten, yanakları ancak kapatıyorsun, yüzler, kaşlar, kirpikler buz tutmuş. Af buyurun, eşek ölüsü ağırlığındaki Moğol işi paltom incecik yağmurlukmuş, kar botlarım babet, deve tüyü çoraplarım naylonmuş gibi. Dışarı adım attığın an hava sana "halt yeme, evinde otur, burada ısıtma sistemini döşeyen Sovyetler' in ruhuna Fatiha oku" diyor. Isınma cihetinde komünizm güzel şeymiş vesselam :)).



Neyse, geçeyim bunları. Buraya da bahar geliyor bazı bazı. Ben de bu aralar o günlerin hayaliyle yaşıyorum :)). Hem de çok acaip bir bahar geliyor. Bir gün bakıyorsun her yer gri ve tonları, ertesi gün bakıyorsun yeşile durmuş. Çok acaip. Mayıs ayında ilk yağmur damlasıyla şehir bir gecede yeşilleniyor. Öyle ay tomurcuklar açtı, filizler çıktı, yapraklar başlarını uzattı değil; pat diye yeşeriveriyor etraf. Bozkırın insanı güçlü denir ya, bitkisi de güçlü. Ölmüyor, uykuya yatıyor, dürtünce de ayağa fırlayıveriyor. Nazlanma yok :)).



Yeşili görünce şaşırıyorsun, hep bu bozlukta yaşıyormuşsun da renkleri ilk defa görüyormuşsun gibi. Renksizliğe ve hareketsizliğe alışmışsın, farkında olmadan gözün de zihnin de bezmiş. Kışın (burada yılın yarısından çok fazlasına tekabül eden bir mevsim) dallarla binalar, yollarla duvarlar aynı renk. Ama ilk yağmurda şehir kabuk değiştiriyor, yeşilin, ağacın, çiçeğin, börtü böceğin, kuşun, kelebeğin değerini daha iyi anlıyorsun. Neyse ki hava genelde güneşli, bir de güneş olmasa n'olurdu bilmem. Rabbim bir yerden aldığını bir yerden veriyor işte, müreffehler şahı İskandinavya yöresi bir damla güneşe hasretken biz burada günlük güneşlik ayazistan krallığındayız :)).



Yukarıdaki, Türk Büyükelçiliği' nin yazlık görünüşü. Aşağıdaki de kışlığı. Bir nevi öncesi/ sonrası :). Burada her şey birdenbire oluyor...




  • Bugün özlenen: Sokak kedileri. Burada sokak köpeği çok da kedi yok. "Filanca yerde dolanan bir kedi gördüm" denecek kadar az sayıdalar. Moğollar kediden klinik ölçüde hazzetmiyor, uğursuz, nankör hayvan vs. muhabbeti. Peki ama nerede bu kediler? Üçü bizim apartmanın önündeki dev çöp çukurunda, yemek artıklarını onlara veriyoruz, hatta bazen onlara kalsın diye özellikle yemek artırıyoruz. Çok yabaniler. Nerede İstanbul' un her delikten çıkıp insanoğluna tınmayan cool kedileri... Kurtuluş' un sokakları, araba altları üstleri, pencere girintileri, kapı oyuntuları, her yeri kedi kaynardı. Gerçi Kurtuluş' un evleri de sokak kedisi besleyen teyze kaynardı :)).
  • Bugün izlenen: Spanglish. Adam Sandler ile fıstık bir Latin (Paz Vega) başrolde. Efendim, kocası terk edince Paz Hanım kızını alıp Meksika' dan ABD' ye taşınır, ekmek parası. Kızını okutabilmek için, nevrotik Tea Leoni ile nevrotik karısından ve hayattan bezmiş ünlü aşçı Adam Sandler' ın evinde hizmetçiliğe başlar. Evin hanımı ve beyi, Paz ve kızına yaklaşmaya, iyilik yapmaya çalıştıkça Paz daha da takıntılanır, kızını Amerikalı değer ve yaşayıştan uzak tutmaya çalışır. İki arada bir derede kalır. O esnada evin hanımının nevrotikliği artmakta, evin beyinin gözü de hizmetçiye kaymaktadır. Hafif bir dram, süresi durağanlığına göre fazla uzun. İki saat yerine 80-90 dakikaya pek ala sığdırılabilirdi. Hadise Meksikalı kadının kızı gözünden anlatılıyor, enteresan birkaç sahne var.

29 Kasım 2009 Pazar

Ulan Bator' da dostluk parkı, parksızlık dostluğu



Kasım' ın başlarında burada Moğol-Türk Dostluk Parkı açılışı vardı. Park yerine karar verilmesi, peyzajının yapılması, bürokratik süreç derken Kasım' a yetişti, açılışı da Türk- Moğol karma heyeti yaptı.





Park aslında epey büyük bir alanda, sanırım 18 hektar. Öyle bizim ilçe belediyelerinin yol kenarına yaptığı mini parkımsılara benzemiyor. Ama güzelliği yaz gelince anlaşılacak, şimdi her şey kupkuru ve soğuk. Bayağı bir çalışma yapılmış, fıskıyeli havuzda rengarenk ışıklı oyunlar olacakmış, parktaki hayvan heykellerinin altında müzik tesisatı varmış, müzik yayını olacakmış vs.



İnsan bayrağını görünce bir tuhaf oluyor canım :)). Arka fondaki kunt bina da Ulan Bator Oteli, bir zamanlar şehrin tek lüks oteliymiş, SSCB ekabirinin buraya ziyaretlerinin ev sahibiymiş. Zaten yine bayrağın arkasındaki inşaat eski Komünist Parti binası, otelle Parti binası komşuculuk oynarmış vaktiyle :)).

Ulan Bator' la yurdum şehirleri, parksızlık konusunda pek sıkı fıkılar. Bozkırdan göçen ve bozkırda kalan nesiller, yeşile düşmanlık konusunda fikir ve gönül birliği etmişler sanki, DNA' mıza işlemiş. Burada da şehir kupkuru, şehirden çık, dağ bayır yemyeşil, memleket benzeri... Hadi burada iklim müsait değil, ekonomik durum ve dolayısıyla öncelikler farklı, bize ne oluyor... En bereketli topraklarda, en müsait iklimde kupkuru, gıpgri oturuyoruz, oturtuluyoruz. Nefes alacak, gözün ve zihnin bezginliğini silecek bir dal yer yok, olana da üç vakte kadar alışveriş merkezi dikilir zaten. Vaktiyle Pakize Suda yazmıştı, "Türkler' in en büyük ortak özelliği boş bulduğu yere beton dökmektir, dökmezsek rahat edemeyiz" diye.



Amma sinir yaptım yahu :)). Neyse, parkın devamında Lenin' in kalan son heykellerinden biri var. İnsan zaman tüneline girmiş gibi oluyor. Lenin, karşısında pıtrak gibi biten tuhaf binalara bakıyor, eskiden Lenin Müzesi olan yerin şimdi teknomarket olmasını da düşünüp fena oluyordur herhalde. Ne bileyim, bazen komünizm fena değilmiş diyorum. Burada bir önceki neslin eğitim seviyesinin, okur yazarlık oranının yüksekliği, şu an üst düzeydeki bürokratların (bir kısmının tabi) köyde doğup büyümüş, devletçe Moskova' da okutulmuş - misal- çoban çocuklar olması ama yeni neslin ne eğitim, ne iş alanında bu kadar şanslı olup, şehrin sokaklarında öfkeli bir dolu delikanlının dolaşması insanı düşündürüyor. Sonra markete gidiyorum, "ay şu marka cipsi mi alsam, bu markayı mı, aman da hardal varmış" diyerek tüketim sürecine girip özüme dönüyorum :). Hem 30' undan sonra solcu olana ne denirdi :) ?

Mevzuma döneyim. Park güzel oldu, gidip parkta vakit geçirmek için havanın ısınmasını, ortalığın yeşermesini bekliyoruz. Uzun vadede gerçekleşecek bir istek, önümüzde -30' lar, 40' lar duruyor daha. Ama bir de hava ılımanlaşıp yağışlı mevsim başlayınca daha ilk damlalarda yol bel yeşeriveriyor. Her şey birdenbire oluyor :)).

  • Bugün özlenen: Kurtuluş' taki evimize temizliğe gelen bir Nuriye Hanım vardı, giriş katında oturan Madam Marika' nın has elemanı. Onu özledim yahu, ne mukallit kadındı :)). Yaptığı işi kendi de beğenmeden gitmezdi. Buradakilerle (dil probleminden kelli elbet) sohbet edememek bir yana, genelde hangi deterjanla, hangi bezle neresi silinir bilmiyorlar.
  • Bugünlerde izlenen: Bir Big Bang Theory olsun, bir Mad Men olsun, artık Allah ne verdiyse...:))

6 Kasım 2009 Cuma

Moğolistan o kadar yeşil(miş) ki...



Efendim, Moğolistan' ın çayırına çimenine devam etmekte fayda var. Ulan Bator kış grisine bürünmüşken, bu memleketin baharını yazını hayal etmek en güzeli :).

Her daim büyük şehirden uzaklaşmak gerek. Toprağa basmak, yeşile bakmak, su görmek gerek. Bu memlekette de bu şehirden uzaklaşmak gerek. Moğolistan nedir, doğası nasıldır, dereler, tepeler nasıldır görmek için Ulan Bator' da kalmamak, atlayıp dağa taşa gitmek gerek. Yoksa insan Moğolistan' ı- bencileyin- gri, boz ve tozdan ibaret sanma yanılgısına düşebilir.



Şehirden çıkar çıkmaz göz alabildiğine yeşil ovalar uzanıyor. O sonsuz düzlükte, insana kendini dev bir çiftlikte yaşıyormuş gibi hissettiren sayısız büyükbaş ve küçükbaş hayvan otluyor. Görünürde bir Allah kulu yok ama kendi kendilerine, rahatça yayılmış o kadar çok hayvan var ki... Ne bileyim, onların evine hurra diye dalmışız gibi, gürültü ederek rahatlarını bozmuşuz gibi... Sen o manzaraya fazla teknolojik kalan cip "içinde" azsın, onlar en organik "dışarıda" çoklar... Arada üzerinde binicileriyle koşan atlar var, hakikaten zarif bir görüntü.



(wikipedia.org)



Neyse, bu kadar edebiyat yeter :). Geçen Temmuz' da, şehre 80 km. uzaklıktaki Terelj Milli Parkı' na gitme şansımız oldu. Şans diyorum zira hem burada özel araç olmadan/ kiralamadan gezmek mümkün değil (şehirlerarası taşımacılık diye bir şey varla yok arası) hem de Haziran ve Temmuz aylarında tüm hafta sonları yağmur yağdı.





Burası epey bilinen, içinde birçok turistik ger kampı olan bir milli park. Misafirler gerlerde kalıyor, gerler büyük ölçüde otantik şekilde dayanmış döşenmiş. Tuvalet, banyo dışarıda. Bizdeki, sahillerin beton yığını haline gelmesinden önceki zamanların çadır mocamp' larına benziyor.



Biraz tırmanıp yukarıdaki ovoo' yu yakından görebildik. Taş maş yığmamışlar altına, niye ki...


(trekearth.com- Xke)

Terelj' de görülmeye değer şeylerden biri de Kaplumbağa Kayası". Terelj' e tekrar gidip kalmak, tosbiğin fotoğrafını çekmek ve tepesinde kendiminkini çektirmek de nasip kısmet olur inşallah :)).

  • Bugün özlenen: Bina numarası ve sokak ismi uygulaması. Buradaki adres tarifine hala alışamadım, postanenin arkası, bilmemne bankasının çaprazı diye aramakla, birbirinin aynı binalar arası yürümekle yolları aşındıracağım :).
  • Bugün izlenen: Back Soon ya da İzlandaca adıyla Skrapp Ut. İlk defa İzlanda filmi izledim, çok matraktı. İzlandalı bir şair kadın, çocuklarını alıp başka ülkeye taşınmak ister, dolayısıyla paraya ihtiyacı hasıl olur. Aynı zamanda memleketin en büyük "ot" tedarikçilerindendir. Müşterilerinin numaralarının kayıtlı olduğu (ki müşterileri Reykjavik' in yarısına tekabül etmektedir :) cep telefonunu satıp planın finans yönünü halledecekken telefon akla hayale gelmedik bir yere girip kaybolur. Telefon sırra kadem basar, şair kadın telefonun peşine düşer, onun hakkında tez yazan naif Fransız öğrenci de onun peşine düşer. Telefonun aranması ve bulunması sürecinde, şairin müşterisi olan birçok kişi de onun evinde takılır vs. Arada dramatik öğeler olsa da (ehemm :) çok eğlenceli.

1 Kasım 2009 Pazar

Hepimiz pratik bozkır insanıyız


(psdblog.worldbank.org)

Bu aralar çok gezentiyim canım, "koltuğa yayılıp kalmama" kampanyam çerçevesinde mümkün mertebe dışarı çıkıyorum :)). Bu çıkışlardan biri de Gobi Kaşmir' de indirim günleri vesilesiyle oldu ve Moğol hemcinslerim sayesinde pek eğlendim.

Gobi Kaşmir demişken, Gobi buraların en büyük kaşmir konfeksiyoncusu. Vaktiyle Moğollar' la Japonlar savaşmış, Japonlar da savaş tazminatı olarak Gobi fabrikasını kurup Moğol Devleti' ne vermiş. Birkaç yıl öncesine kadar devlet şirketiymiş, özelleştirmede Japonlar almış :).



Bu hafta sonu Gobi' de indirim vardı, geçen sezondan kalanları elden çıkarıyorlardı sanırım. Merak edip gittim, ortam "bir cumartesi günü Bahariye Mango Outlet" havasındaydı :). Tezgahlara değil bakmak, yanaşmak bile mümkün değildi. Moğol kadınlar da omuz atmak konusunda epey başarılı hani :). İstanbul' daki bir Beşiktaş olsun bir Yeşilköy olsun, pazar deneyimlerimden faydalanıp araya dalarak bir kazak kaptım. Hatta daha da ileri gidip hem M hem de S bedenini buldum.



Bir köşede acaba M mi olsun S mi olsun diye kazakları ölçüp biçerken olaylar gelişti :). Elimdeki kazakları gören bir Moğol teyze bana Moğolca bir şeyler anlatmaya başladı. Tek kelime anlamasam da konuşmasındaki uyarı tonundan huylandım ve bildiğim iki üç kelime Moğolca ile "Bu kaşmir değil mi?" dedim, dediğimi sanıyorum en azından :). Neyse, teyze ısrarla konuşmaya devam etti, "üç üç" hareketi yapmaya başladı. Anlamadım, "Teşekkürler kız kardeşim" dedim (burada tüm kadınlar bacı, hitap böyle), satıcıya yöneldim. Adam etiketleri göstererek işaret diliyle bana tek kazağın 39 bin tugrug (Moğol para birimi, değeri yaklaşık TL kadar), üç tane alırsam 99 bin olduğunu söyledi.



O kalabalığa tekrar dalamam deyip upuzuuun kasa kuyruğuna girdim. Sırada, elimde tek kazak olduğunu gören bir Moğol kız (onun elinde de tek kazak var) bana doğru Moğolca bir şeyler söylemeye başladı, hiç üstüme alınmadım. Ben buz gibi durunca yanındaki arkadaşı yine Moğolca hamle etti. Hamle edenin elinde de tek kazak olduğunu görünce uyandım, teki 39 bin, üç alana 99 bin olayı... Kızcağız cep telefonunu çıkarıp bana 39 bin, üçle çarp, 99 binden çıkar vs. hesaplar göstermeye başladı. Ok dedim, madem üçümüz kazağa girip kâr edeceğiz, neden olmasın :). Hemen sıraya giren kıza ödemeyi yapıp İstanbul' da minibüste arka dörtlü anılarına daldım. Birbirini tanımayan dört yurdum insanının organize olup, bozuk paraların tüm parası olanda toplanmasıyla oluşan yurdum pratikliğinin çok da uzak olmadığını görüp sevindim :). Aynı şey, alışverişin tek elde birleşip kâr edilmesi (ya da zaman kazanılması) bir Fransız' a teklif edilse ne tepki verirdi acaba...

Neyse, mekandan çıkarken, başta beni tespit edip "üç üç" diyen teyzeyi gördüm. Bana "hayırlı olsun, neyse ki olayı çözdün" der gibi gülümsedi :)).

Moğollar' ın pek yabancı dostu olduğu söylenemez. Ama alışverişte bazen çok pratik olanı, hatta dostça çözümler sunanı da olabiliyor. Bundan tam bir yıl önce bir pazar öğleden sonrasını perde halkası arayarak geçirmiştim. Perde halkası diye öğrendiğim Moğolca kelime meğer elbise askısı demekmiş, elde var sıfırdı. Sonunda, işaret diliyle derdimi anlayan bir satıcı kadın elinde kalan son halkayı bana vermiş ve Moğolca "Al bunu, bende de son kaldı zaten, ararken satıcılara gösterir derdini anlatırsın" demişti. Bunu Moğolca söylemişti tabi, ama bazen yüz ifadesi ve ses tonu iletişimde daha anlamlı olabiliyor :)).

  • Bugün özlenen: Valla aslında özlenen her daim çok da bugün başka, zira dolapta 29 Ekim resepsiyonundan kalan lahana sarma ve şekerpare var, heyt :).
  • Bugün izlenen: Last Orders. Sakin bir İngiliz filmi. Hayatları birlikte geçmiş dört amcadan biri ölür. Vasiyeti de yakılmak ve küllerinin arkadaşları tarafından, gençliğinin geçtiği yere savrulmasıdır. Üç arkadaş ve ölenin evlatlık oğlu yola çıkar, yolda ortak anılardan bahsetmeye başlar, flashback' ler girer. Ortaya Bob Hoskins ve ölen Michael Caine' in karısını canlandıran Helen Mirren' in çok iyi oynadığı, anılar eşliğinde bir yol filmi çıkar. Çok acaip, sanki hiçbiri oyuncu değil de yönetmen kamerasını herhangi bir İngiliz pub' ına ya da dost olan üç yaşlı adamın yolculuk ettiği arabaya çevirmiş gibi.

24 Ekim 2009 Cumartesi

Deliye her gün bayram, Moğol' a Temmuz Naadam

Bugünlerde Moğol kışının "ılıman" günleri yaşanıyor. Ilımandan kasıt palto giyilecek, atkı takılacak ama içlik henüz hayati değil :)). Memleket griye döndü, ben de geç kalmış bir Naadam kaydı yazıp buraların yeşil mevsimine sanal bir giriş yapayım.

Buranın en büyük hadisesi Naadam. Kelime anlamı oyunlar, Temmuz ortasında kutlanan, Moğol Devleti' nin kuruluş yıldönümü şenlikleri. Üç gün süren kutlamalar ve yarışların en büyüğü Ulan Bator Stadyumu' nda ama ülkenin her yerinde bayram, seyran ve yarışlar yapılıyor.



Stadyum' daki gösteri ve yarışlar, yeni Devlet Başkanı Elbegdorj' un konuşmasıyla başladı. Platformun ortasında, beyaz del içinde konuşan fötr şapkalı adam başkan, sol arkasındaki gri del' li ve şapkalı da devlet protokol müdürü (geleneksel törenlerde hep del ve şapkalılar).



Başkan' ın konuşması sonrasında geleneksel kıyafetli atlılar, tuğlar taşıyarak geçit töreni yaptı. Tuğlar sanırım Cengiz Han' ın süvarilerinin simgesi, vaktiyle çadırların önüne dikilirmiş. Tuğ aynı zamanda eski bir Türk simgesi, Moğollar' la akraba mıyız neyiz :)).





Tören, yine geleneksek kıyafetli Moğol binicilerin şovuyla sürdü. Kovboy filmlerinde görürüz ya, Kızılderili atın üzerinde yan yatar, ayağa kalkar, hoplar, zıplar, hepsi gerçekmiş. Fantastik hareketler gösteren bir fotoğraf çekemedim ama durum budur. At üzerinde inanılmaz şeyler yapabiliyorlar. Daha da inanılmazı, ufacık çocuklar ne binicilik numaraları çekiyor, of ki of. Ufacık derken şöyle söyleyeyim, bu şov için yasal alt sınır beş yaş. Ama buna sadece Ulan Bator' da uyuluyormuş. Diğer kentlerde üç- dört yaşındaki çocuklar at üstünde şovdaymış. Moğollar resmen yürümeyi öğrenmeden ata binmeye başlıyor. Tanıştığımız üst düzey yönetici bir Moğol hanım, babasının yarış atı yetiştiricisi olduğunu, gözünü atlarla açıp atın kılından, tüyünden, dışkısından vs. atın kilosunu, ruh halini ve yarışlara hazır olup olmadığını anladığını anlatmıştı.

At yarışlarına da değineyim, Naadam' da at yarışları bir acaip. Yarış, hipodrom yerine kırsalda, 35 km.lik bir parkurda oluyor. Heyecan farklı, öyle hipodrom ya da F1 gibi değil yani :)). Yarış sonuna doğru yorgunluktan çöken, çatlayan atlar oluyormuş. Bu atları ayağa kaldırmak için de böğürlerine tekme atılıyormuş, görenlerin yalancısıyım. Neyse, bu yarışın ufak ölçeklisi de çocuk biniciler arasında yapılıyor. Bu yarışın hem birincisine hem sonuncusuna ödül veriliyor. Sonuncuya ödül gerekçesi de pek hoş: "Sonuncu oldu çünkü antrenör çok tecrübesizdi, binici çok toydu, yol çok engebeliydi ve kırbaç çok kısaydı".



Efendim, geleneksel Moğol kıyafetleri defilesi de eksik değildi :).



Stadyumda gösteriler devam ederken diğer alanlarda oyunlar (yarışlar) başlamıştı. Naadam' ın sloganı "erkek işi üç oyun". Bu oyunlar da at yarışı, okçuluk ve güreş. At yarışı ve güreş tamam da, alt fotoğrafta görüleceği üzere, kadın okçular da var.




(farm4.static.flickr.com)

Moğol şenlikleri tabi ki güreşsiz olmaz. Biz güreş oyunlarına gidemedik. Aslında güreşe ayrı bir kayıt ayırmak daha iyi. Çünkü burada güreş çok önemli bir spor. Sadece güreş için kullanılan dev bir salon (ger biçiminde, güreş sarayı diye geçiyor) ve yayınının çoğunu güreşe ayıran bir spor kanalı var. Aslında bizim Kırkpınar' la epey benzeşiyor. İncelemek lazım.

  • Bugün özlenen: Sabahları gazete keyfi, özellikle hafta sonları. İnternetten okumak nereye kadar, eline alıp sayfaları hışır hışır çeviremedikten sonra...
  • Bugün izlenen: Anche Libero Va Bene. Nereden bulduğumuz hakkında hiçbir fikrim olmayan bir İtalyan filmi, İtalyan' dır neşelidir diye açtık, bunalım çıktı. Babası ve kızkardeşiyle yaşayan bir erkek çocuğun gözünden aile içi gerilimler ve geçim sıkıntısı. İsterik anne habire evi terk edip durmaktadır, çocuklara sıkıntılı baba bakmaktadır. Baba iyidir, ilgilidir ama kameraman olduğundan belirli bir iş saati yoktur, çocuklar sıkça yalnız kalmaktadır. Babanın en büyük isteği oğlunun yüzme şampiyonu olmasıdır. Ama çocuğun aklı futboldadır, babasına söyleyemez. Aktivite olarak arada sırada çatıya çıkıp etrafa bakar, üst kattaki zengin ve mutlu aileye özenir ve mahalle futbol maçlarını izler. İyi güzel, sanat sepet de niye izledik ki bu filmi... Çocuk çok sevimliydi ve iyi oynuyordu, ondan zahir.






12 Ekim 2009 Pazartesi

Memleketten eve, Latin alfabesinden Kiril' e dönüş


(www.2600.com, Moskova aktarmalı Ulan Bator seferime atfen :)

Ol mahiler ki derya içredir deryayı bilmezler... Memlekette geçirdiğim iki ay boyunca içinde yüzdüğü denizi yeni gören balık gibi debelendim. Ağaçlara baktım, çiçeklere baktım, refüjlere, refüjlerdeki yeşilliğe, kaldırımlara, büyük küçük bütün tabelalara (alfabeyi okuyabilmek çok güzel), ışıklı ışıksız vitrinlere, balkonlara baktım. Bilumum toplu taşıma aracına bindim, yolda belde konuşulanlara kulak kabarttım (konuşulanı anlamak çok güzel). Elime geçen her gazeteyi ıncık cıncık okudum, pazara gittim, kilolarca taptaze sebze, meyve, çay süzgeci, bulaşık bezi ve daha bir dünya ıvır zıvır aldım, esnafla muhabbet ettim, marketlerde bütün reyonlara baktım, içim açıldı, memleket peyniri, zeytini, domatesi, biberi, şeftalisi, kavunu yedim. Evdeki tüm pencereleri açtım, uçuşan perdelere baktım. Televizyonu açtım, izdivaç programından ana haber bültenine, her şeyi izledim, sınırsızca zap yaptım. Komşu teyzelerle dizi eleştirisi yaptım, laf dinledim, açık çay getirdim, aslında hiç yapmayacağım yemek tarifleri aldım, anında unuttuğum mutfaksal püf noktaları öğrendim. Dışarı çıkmadan önce kat kat giyinmeye gerek kalmadan bir şort bir tişört sokağa çıktım. Mağazalarda beden beden, renk renk kıyafet baktım (maksat her kıyafetin bedeni, rengi vs. olduğunu görmek). Eşi dostu gördüm, telefonum bile çaldı, yemek yapmadım, ütü yapmadım, bulaşık makinesini sevdim okşadım (burada yok da). Kapıyı içeriden açan değil de dışarıdan çalan oldum. Nihayetinde rengini, kokusunu, yolunu yordamını, sevincini, neşesini, küfrünü, kabusunu bildiğim insanların arasından, kendi memleketimden; Kiril' le yazılıp itişip kakışarak okunan, başkalarının gri gözlü, boz yüzlü memleketine döndüm.



Ben gideli neler olmuş, kış yatıya kalmaya gelmiş, kalan bir iki yeşil dal da bir iki güne özüne bozuna dönermiş. Barış Bulvarı' nın asfaltı yenilenmiş, artık fi tarihinden kalan asfaltlı ana caddede off road heyecanı bitmiş, darısı şehirde diğer caddelerinin başınaymış. Bulvar boyunca sokak lambaları gece de yanıyormuş. Kaldırım yine "yer yer görülen" bir düzenlemeymiş. Kafelerin terasları kapanmış, yağmurlar çoktan bitmiş, kar başlamış. Merkezi ısıtma zaten 15 Eylül' de yanmış.

Biz geleli bir yıl olmuş, az durmuşum düz durmuşum, dere tepe düz durmuşum, bir de bakmışım ki bir arpa boyu yol bile kıpırdamamışım :)).

  • Bugün özlenen: Çerez... Beyaz leblebi, fıstık, çit çit çekirdek... Geniş Aile dizisini izledik de Youtube' dan, bölüm kuruyemişçide geçiyordu :)
  • Bugün izlenen: Prete Moi Ta Main, Fransız komedisi, inanılmaz ama gerçek :). Evliliğe sıfır niyetli, müzmin bekar bir abimize, annesinin ve zibilyon tane kız kardeşinin "evlennnn" baskısından illallah gelir. Kankasının bacısıyla çakma bir evlilik sürecine girer. Bu bacının da çocuk evlat edinebilmek için bir nişanlı, koca vs.e ihtiyacı vardır. Olaylar gayet tahmin edilebilir ama yine de eğlenceli gelişir. Beni Charlotte Gainsbourg gibi giydirecek bir imaj maker beklentim var hayattan.

6 Temmuz 2009 Pazartesi

Beni bozkırımın yağmurlarında evde oturtsunlar




İklim muhalefeti nedeniyle Ulan Bator trafiği yazılarına kısa bir ara... "Bir şeyi isterken dikkatli ol, gerçekleşebilir" denir ya, bunu kendime sık sık hatırlatmam gerek. Yağmur, toprak kokusu vs. isterim diye sızlanırken bozkır yağmuru bir bastırdı, pir bastırdı. Yağsın yağmasına da neden hafta içi günlük güneşlik de, kıra bayıra gitmeye niyetlendiğimiz hafta sonu yağmur, fırtına bastırıyor, itirazım var :)

Bozkırın yağmuru da kendi gibi sert, pencereleri fena döven, önüne katıp götüren türden. Bardaktan değil kovadan boşalıyor mübarek.

Yukarıdaki fotoğraf mutfak penceremizden, yağmur pencereyi döverken. Pencerenin gerisindeki duvarın sağında ufak bir kaydırak, kaydırağın ötesindeki tahta perdenin ardında çöplük olarak kullanılan büyük bir çukur var. Kaydırak demişken, burada apartmanların avlusunda genelde mini çocuk parkları var. Duvarın solu ise cumhurbaşkanlığı yazlık sarayı ve muhafız alayı. Her sabah asker içtiması eşliğinde kahvaltı yapıyoruz :). Pencerenin önündekiler ise buradaki yegane başarım, fesleğen ve maydanoz. Bu memlekette hasret olduğumuz yeşilliğe, Adana Real' den alınma tohumlar ve Ulan Bator Bumbugur' dan alınma saksılarla çözüm arayışı :)).



Neyse, yağmur bahane,evde oturmak şahane (?!?). Küresel iklim değişikliği burada kış soğuklarını bile etkiledi, en azından aşırı soğuklar çok sürmedi (I love küresel ısınma zaman zaman :). Nisan' da olması beklenen kum fırtınaları sıcak Mayıs sonunda birkaç gün öylesine esti geçti. Yağmurlu olur diye beklenen Haziran az yağışlı ve kapalı geçti. Asıl yağmurlar Haziran sonu Temmuz başı bastırdı. Temmuz kapalı havayla başladı, hava açalı bir iki gün oldu. Yağmur yağınca şehre yaz ortamı uğradı, gökte bulut kapandı ama yerde havuz fıskiyesi açıldı :).



Havanın ısındığına bir gösterge de yolda belde sergi, gösteri vs. amaçlı gerler türedi. Birkaç sanat galerisi gerlere taşındı. İnşa halinde olanlar var daha, hepsi galeri mi bilemem, yalan olmasın, şaman çarpmasın :).

  • Bugün özlenen: Yaz, deniz, sahil, sahilde kola, dondurma... fırk... Denizden geçtim, göldü, nehirdi razıyım :)).
  • Bugün izlenen: The International. Clive Owen ve Naomi Watts, uluslararası organize suça karşı mücadele eden iki kanun, nizam insanıdır. Bir bankanın büyük çapta silah ticaretine bulaşmasından huylanıp işin peşine düşerler. Olaylar Berlin, Lyon, Milano, New York' ta gelişip İstanbul' da nihayete erer. Oryantalistin önde gideni olsa da birkaç İstanbul sahnesi ve mühimmat üreticisi rolünde Haluk Bilginer' i izlemek güzel. Hiç bilmedikleri Mahmutpaşa' da birbirini köşe bucak, kaybetmeden kovalayan ajan ve mafyalar pek takdire şayan. Film şöyle böyle, havada kalan şeyler olsa da mesajı gerçekçi. Eski komünist, yeni kibar mafya Armin Mueller Stahl ile ajan Clive Owen arasındaki sistem sorgulaması sahnesinde film derdini anlatıp bitirmiş zaten. Diyor ki, İtalyan mafyası rules :)).